İki Yunanistan

Yılda ortalama 1 milyonun üzerinde Türk vatandaşı komşunun kapısını çalıyor. Ege’nin karşı kıyısına geçen her Türk turistin cebinde aşağı yukarı aynı hikâye var: Kapı vizesini alıp adaya adım attığın andan itibaren sıcacık bir gülücükle karşılaşıyorsun. Bir tavernaya oturduğunda önünüze gelen ikramlar, "Biz kardeşiz, komşuyuz" sohbetleri, Türkçe müzikler eşliğinde edilen danslar...

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Ne sokakta tek bir kötü söz duyuyorsun ne de en ufak bir taciz veya saldırıyla karşılaşıyorsun. İnsan insanı gördüğü zaman tabular çok hızlı yıkılıyor çünkü.

Peki, tablo bu kadar açık ve netken, sokaktaki Yunan’ın Türklerle hiçbir sorunu yokken, Atina’daki siyasetçilerin bu bitmek tükenmek bilmeyen "Türkiye korkusu" pompalama sevdası nereden geliyor?

Ortada gerçekten iki ayrı Yunanistan var. Biri Sisam’da, Sakız’da, Atina’nın arka sokaklarında yaşayan, turistiyle kucaklaşan, ticaretine bakan, dostluk kuran gerçek dünya. Diğeri ise Meclis salonlarında kriz üreten, "Türkler her an gelebilir" masalıyla oy toplamaya çalışan, manşet atan politikacıların hayal dünyası.

Bu tezadı anlamak için Atina’nın siyaset mekanizmasına biraz yakından bakmak gerekiyor. Yunanistan’da sağından soluna hemen her politikacı için Türkiye, bulunmaz bir "iç politika malzemesi." Kendi ülkesindeki ekonomik krizleri, genç işsizliğini, yolsuzluk skandallarını ya da sağlık sistemindeki çöküşü unutturmanın en kestirme yolu Ege’nin karşı kıyısını işaret etmek. "Büyük bir dış tehlike var" algısını canlı tuttuğun sürece, halka gerçek sorunları sordurmuyorsun. Kendi basiretsizliğini, yaratılan hayali bir düşmanın arkasına saklamak siyasetçinin en sevdiği konfor alanı.

İşin bir de milliyetçi oy avcılığı boyutu var. Yunan seçim sisteminde sağ ve aşırı sağ seçmenin oyu hayati önem taşıyor. O oyları konsolide etmek, sandıkta firesiz toplamak için "vatan savunması" kartını oynamak Atina’da yıllardır tutan tek reçete. Türkiye korkusunu ne kadar yükseltirsen, oy oranını da o kadar sağlama alıyorsun.

Diğer yandan, bu durum uluslararası arenada da bir mağduriyet diplomasisi yaratıyor. Avrupa Birliği’nden ve ABD’den daha fazla silah, daha fazla bütçe, daha fazla siyasi destek almanın en kolay yolu kendilerini "Doğu’dan gelen büyük tehdide karşı Batı’nın kalkanı" olarak pazarlamak. Yani siyasetçi bu korkuyu pompalamaktan iki türlü kazanıyor: İçeride oy, dışarıda fon ve destek.

Sokaktaki insan ise bu oyunu çoktan çözmüş durumda. Çünkü adalı bir Yunan iyi biliyor ki, adaya gelen Türk turist onun ekmeği, komşusu, kadehindeki uzo, sofrasındaki dostu. Politikacıların televizyon ekranlarında köpürttüğü o yapay düşmanlık, halkın gündelik hayatındaki gerçekliğe çarptığı an darmadağın oluyor.

Sonuçta ortaya trajikomik bir çelişki çıkıyor. Siyasetçiler Ege’de sahte savaş çanları çalarken, iki yakanın insanları tavernalarda aynı şarkılara eşlik edip dostluk kadehleri kaldırıyor. Komşuda oy kazanmak için korku tüccarlığı yapan politikacılar bir yanda, o korkunun koca bir yalan olduğunu her yaz adaları doldurarak kanıtlayan iki halk diğer yanda duruyor. Siyaset ne kadar bölmeye çalışırsa çalışsın, hayatın ve insan olmanın gerçekliği her zaman galip geliyor.