Eski Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral'ın çalışma arkadaşlarıyla birlikte hazırladığı "Fetullah Gülen ve Işık Tarikatı" raporu, o dönem kamuoyunda "Gülen Hareketi" olarak bilinen yapılanmanın amacını devletin kayıtlarına resmi olarak sokan ilk çalışmaydı. 

1999 yılında yapılan bu çalışmada, bugün Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) olarak anılan yapının devletteki kadrolaşmasını ve devamında neler yaşanabileceğini anlatıyordu. Rapordan kısa bir süre sonra Gülen halen yaşadığı Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşti. Raporu hazırlayanlar ise "Telekulak Soruşturması" kapsamında açığa alındı.

SUİKAST SONUCU HAYATINI KAYBETMİŞTİ

Independent Türkçe'den Can Bursalı'nın haberine göre, Fethullahçılarla ilgili çalışma yapanlardan biri de akademisyen Necip Hablemitoğlu'ydu. 2002'nin sonunda yayına hazırladığı kitabı "Köstebek", o dönemki adıyla "Fetullah Gülen Cemaati"ni hedef alıyordu. Hablemitoğlu, kitabı yayınlanmadan kısa bir süre önce, 18 Aralık 2002'de uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti.

Hablemitoğlu suikastı, aradan 20 yıl geçmiş olmasına rağmen aydınlatılmış değil. Bu yılın başında ve geçen haziran ayında yapılan iki operasyonla tutuklanan eski askerler oldu.

Suikastın planlayıcısı olduğu ileri sürülen ve ulusalcı kimliğiyle bilinen emekli bordo bereli albay Levent Göktaş ise halen firari. 

Hablemitoğlu suikastında, FETÖ yöneticisi Mustafa Özcan, hükümlüsü eski istihbaratçı Enver Altaylı gibi isimlerin yanı sıra, "ulusalcı" kimliğiyle tanınan Göktaş'ın isminin birlikte anılması, kamuoyunda kafa karışıklığına neden oldu.

"TEHDİT ALMADIK, TEHDİTTEN DAHA AĞIR SONUÇLAR YAŞADIK"

"Fetullah Gülen ve Işık Tarikatı" raporunu hazırlayan ekibin başında yer alan eski Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ile Hablemitoğlu suikastı ve “FETÖ'cü – ulusalcı” işbirliği iddialarına dair açıklamalarda bulundu.

Can Bursalı’nın Saral ile gerçekleştrdiği röportaj şöyle:

- Necip Hablemitoğlu, hazırladığı Köstebek kitabı yayınlanmadan önce öldürüldü. Siz, 1999 yılında Fetullah Gülen yapılanması hakkında hazırladığınız rapor nedeniyle açığa alındınız. Rapordan dolayı herhangi bir tehdit aldınız mı? 

Necip Hablemitoğlu değerli bir dostumdu. Hunharca katledilmesinin arkasındaki karanlığın bugün dahi aydınlatılması sürecinde yaşanmış olanların 1999 Nisan sonu itibarıyla dört aylık bir çalışmadan sonra noktaladığımız raporumuzun, devlette ve kamuda yaratmış olduğu reaksiyon, Fetullah Gülen cemaatindeki paniğin ve telaşın sonucunda devletin ve medyanın kontrole alınması bu arada Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün yaptığı istihbarat çalışmalarının telekulak suçlaması ile soruşturmaya alınması, cemaatle ilgili tespitlerimizin isabetliliğini bir süre örtbas edebildi. Ben Osman Ak, Zafer Aktaş, Ersan Dalman, Mahmut Çorumlu'nun ve istihbarat memurlarımızın açığa alınmasının akabinde, rahmetli Necip Hablemitoğlu'nun kitabı "Köstebek", bizim çalışmamızı etkili bir şekilde gündeme getirmiş oldu. Hazırlamış olduğumuz rapor dolayısıyla herhangi bir tehdit almamızı gerekli kılmadı. Çünkü cemaatin devlette, siyasette ve medya dünyasında aleyhimizdeki idari ve yayın yoluyla yapılmış hamleleri zaten tehditten daha ağır sonuçlar yarattı bizim için. Görevden alınmış olmamız, yıllarca açıkta kalma halleri ve yargılama süreçlerimiz, bizim için yıllarca süren bir tehdidin varlığına zaten işaret ediyor. 

"TELEKULAK SORUŞTURMASIYLA RAPORU ÖNEMSİZ HALE GETİRMEYE ÇALIŞTILAR"

- 15 Temmuz'un ardından TBMM Araştırma Komisyonu'ndaki konuşmanızda, Ankara Emniyet Müdürü olduğunuz dönemde sizden Gülen yapılanmasıyla ilgili rapor istendiğini belirtiyorsunuz. Bu raporu isteyen kimdi?

15 Temmuz'dan sonra, Meclis Araştırma Komisyonu'nda ifade ettiğimiz gibi, bu rapor Emniyet Genel Müdürlüğümüzün hiyerarşik yapısı içerisinde, yani emir komuta zinciri içerisinde hazırlanmıştır. Fakat istihbarat kadrolarındaki bazı görevliler, bu çalışmadan duydukları rahatsızlığın cemaate yani örgüte vereceği zararın kendilerine de dokunacağını düşündüklerinden hakkımızda 'Telekulak' soruşturmasını uydurarak, raporu devlet ve kamuoyu önünde önemsiz hale getirmeye çalıştılar. 

"BÜNYEDE OLMAYIP CEMAATE DESTEK OLANLAR VARDI"

- Hablemitoğlu'nun öldürülmesiyle ilgili, FETÖ'nün üst düzey yöneticilerinden Mustafa Özcan ile örgütle bağı olduğu gerekçesiyle hüküm giyen Enver Altaylı gibi isimlerin 'ulusalcı' kimliğiyle bilinen Levent Göktaş ve ona yakın ekibe 'suikast ihalesi' verdiği ileri sürülüyor. Sizce bu mümkün mü?

Hablemitoğlu cinayeti ile ilgili olarak ilk anında değişik iddialar ileri sürüldü. Ama ağırlıklı olarak toplumsal kanaat, bu cinayetin Fethullah örgütlenmesi tarafından gerçekleştirildiği yönündeydi. Ama aydınlatılamamıştı. Şimdi 20 sene sonra, iş yeni bir safhaya ulaştı. Bu tip siyasi cinayetler, failler bazında aydınlatılsa bile, olayın arkasındaki noktalar kolay kolay açığa çıkarılamıyor. FETÖ'nün devletteki kadroları, kripto sisteminde görev aldıkları için, FETÖ örgütünün bu işin içinde olmayacağı anlamına gelmez. Devlette, siyasette, medyada kendine dahi muhalif gibi örgütlenmeleri bulunan bir yapının bu olaydan sıyrılması mümkün değildir. Suikast olayının işleniş şekline bakıldığında, profesyonel özellikler taşıdığı, o günden belliydi. Cemaatin o günkü devlet yapısı içerisinde kontrole aldığı kurumlarda, cemaat bünyesinde olmamakla beraber, cemaate destek niteliğinde faaliyet gösterenlerde hiç şüphesiz vardı. Soruşturma şu anda devam ettiğine göre, sonuca götürücü veriler ele geçtiğinde, hadise daha net olarak açığa çıkacaktır. 

BABAİLER, ŞEYH BEDRETTİN, ŞEYH SAİD İSYANLARI...

- Fetullah Gülen yapılanmasıyla ilgili çalışmalarınızda, o günlerde "cemaat" olarak bilinen bu yapının terör örgütüne evrilip darbe girişiminde bulunacağını öngörüyor muydunuz?

Bu sorunuza, hazırlamış olduğumuz hemen hemen bütün yönlerini tespit ettiğimiz analiz raporumuzun sonuç cümlesiyle cevap vermek yerinde olacaktır: "Belki silahlı bir cemiyetten söz etmek şimdilik mümkün değildir. Ancak, ele geçirmeyi hedeflediği devlet kurumlarından bazıları dikkate alındığında, hedefi topyekûn ele geçirme şeklinde ve bu kurumların yöneticilerinin ışık evlerinde yetişen mensupları tarafından işgal edilmesiyle mümkün olacağı gerçeği kendi deyimleri ile itiraf edilmiş bir suç olarak karşımızdadır.

Önlem alınmakta gecikildiği takdirde, tarih sayfaları arasında kalan Babailer isyanından, Şeyh Bedrettin ve Şeyh Said'e kadar uzanan dini görünümlü isyanların belki de en ciddi, en sinsi, en kapsamlı ve en tehlikelisi olabileceğine işaret etmek yanlış olmayacaktır." 

7 Şubat 2012'de MİT Müsteşarlığı'na yönelik operasyon, 17-25 operasyonları ve 15 Temmuz hadisesi dikkate alındığında bu tespitimizin ne kadar isabetli olduğu ortaya çıkıyor.