Seran VRESKALA / ARTI GERÇEK – Hayatımda bir söyleşiye giderken ilk kez duygusal olarak zorlandım. Karşımdaki heteroseksüellerin fazla bilmediği bir dünyaya ait olunca, insan ister istemez fazla hassas davranmaya çalışıyor, ki asıl sorun burada zaten; bilmediğimiz dünyalara ait olanlara fazla hassasiyet göstermek… Yanlış bir şey söylememek ve gönül kırmamak için o kadar uğraşıyorsun ki gerçekçiliğini yitiriyorsun. Allah'tan Türkiye’nin en çok “kanka olunmak istenen ünlüleri” arasında geçen ödüllü trans oyuncu/şarkıcı ve azılı bir insan hakları aktivisti olan Ayta Sözeri bu konuda çok profesyonel olduğu için son derece anlayışlı davrandı ve her sorumu özenle cevapladı; bana da bir şeyler öğreterek... Translara bakınca Tanrının da hata yapabileceğini düşünmemek imkânsız; ruhu dibine kadar kadın olan bir bireyi, bir erkek bedeninin içine hapsetmek ya büyük bir hata ya da büyük acımasızlık! LGBT bireylerinin kendilerini özgürce ifade ettikleri ‘Onur Yürüyüşü’nün beş yıldır yasaklı olması da başka bir acımasızlık…

Türkiye’nin ilk trans oyuncusu olmasa da ana kasttaki ilk oyuncusu; kesinlikle rol yapmıyor, oynadığı karakterin içine girip onu ele geçiriyor. Kendisini ilk kez “Aile Arasında” filminde izlediğimde, kendisini oynuyormuş gibi gelmişti bana; o rolüyle gönüllere öyle bir taht kurdu ki belki de birçok insanın onunla kanka olmak istemesinin sebebi budur. Transfobinin ve trans cinayetlerinin çok yüksek olduğu bu ülkede, hatırı sayılır insanın translara olan bakış açısını değiştirdiğini ve toplum baskısı yüzünden kendisi saklamak zorunda olan birçok gence ilham olduğunu düşünüyorum; bu bence muazzam bir başarıdır. Translar hakkında duymaya alışık olduğumuz o korkunç yorumların hiçbiri ona yapılmıyor mesela. Samimi ama mesafeli, o izin vermezse yanına yaklaşmanız zor, ama hayranlığını gösteren herkese içten davranıyor. Onunla birlikte vakit geçirmek gerçekten çok keyifli; hayatla dalga geçebilen ender insanlardan… Ama aynı zamanda disiplinli ve otoriter, aklını doğru kullanamayanlara tahammülü olmadığını düşündürtüyor; hatalı bir davranışınızda da sizi direkt düzeltmekten çekinmiyor. Tam bir queer/kuir; yani her tür cinsiyet kimliği reddeden ve her cinsel yönelimin normal olduğunu kabul edenlerden… 

Seks işçiliği yapmak zorunda kalmayan, ülkenin şanslı ‘trans’larından ayrıca... Kadın olana dek hatta sonrasında bile çok acı çektiği belli ama yaşadığı acılardan beslenmiyor, ajitasyon sevmiyor; “bu dünyada benden daha fazla acı çeken milyonlarca insan varken, ben kimim ki bunları paylaşayım” diyor… Hayatıyla ilgili sadece bilinmesi gerekenleri anlatıyor. Her fikre saygılı ve her şeye çok duyarlı… Almanya doğumlu olmasına rağmen bir Çerkes kızı; geçmişi Ubıhlara dayanıyor. Ubıhça bilen son Çerkes öldüğü ve dil yok olduğu için duyduğu üzüntüyü dile getirirken, konu yine yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Lubunca’ya (Önce transların sonra LGBTİ bireylerin kullandığı bir çeşit jargon, dil) geliyor. Dili bilen son yaşlı trans ölmeden Lubunca’nın bir sözlük haline getirilmesi gerektiğini düşünüyor. Onu en çok mutlu eden şey, evladı gözüyle baktığı köpeği Minzi ve çekirdek çitleyerek iyi bir film izlemek… Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda bu akşam vereceği konserle gazino kültürünü tekrar hayata geçiriyor; eski assolist Belkıs Özener de konuğu… Kaçırmayın!

“MADEM ONLAR BİZE TRANS DEME İHTİYACI HİSSEDİYORLAR, BİZ DE ONLARA NA-TRANS DİYORUZ”

Ayta isminin hikâyesini merak ediyorum.

İlk şarkı söylemeye başlayacağım zamanlarda bir sahne adımın olması gerektiğine karar vermiştik; eski patronlar da sert patronlardı. Öyle karşı çıkılabilir değildiler. Korkardık patronlardan, çekinirdik. Tabiri caizse böyle kerli ferli, oturaklı adamlar veya kadınlardı.

Gazino patronları mı?

Gazino, gece kulübü, barlar; hepsinin patronları hemen hemen öyleydi. Patron bana “sana bir sahne ismi lazım” dedi. Bir sürü fikir üretiyorlar ama uygun bir isim bulamıyoruz. Patron bir anda “Mimi” olsun dedi. Mimi mi dedim. Tamam, o zaman “Fifi” olsun, dedi. Ben böyle evcil hayvan isimleri kullanmam, dedim. Patronun bana bir bakışı vardı; odadaki herkes bir anda buz kesti… Şimdi Amerika’da yaşayan bir arkadaşım, “Onun soy ismi çok güzeldir, soy ismi olsun” dedi. “İyi, seninle hayta Ayta diye dalga da geçerler, o olsun” dedi patron da… Ayta benim soy ismimdi yani…

Sözeri?

Türk Müziği okuduğum için bana “böyle repertuarı olan bir insanın soyismi olur, öyle popçu gibi tek isimle çalışmaz; sen Hülya Sözeri gibi okuyorsun, bari soyismin Sözeri olsun” dediler. Ayta Sözeri öyle ortaya çıktı. Sahneye çıkmadan afiş bastırmak gerekiyordu. Eskişehir’de bir matbaacı bana kıyak yaptı ve afiş bastırdı ama i harfini koymamış, Ayta Sözer oldu. E, bastırmışsın artık afişi, bir daha nerede bastıracaksın, para yok pul yok; o yüzden ismi öyle kullandık bir müddet hatta mail adresimi bile Ayta Sözer olarak aldım. (Gülüyor) Yıllar sonra Levent Kırca tiyatrosunda oynarken oradaki afişe ismim yazılacaktı ve tiyatronun müdürü nereden aklına geldiyse ismimi Ayta Sözeri olarak yazdırdı ve isim en baştaki haliyle bana geri dönmüş oldu. (Gülüyor)

Ayta’nın ilginç bir anlamı olmalı…

Öz Türkçe’de uzun boyunlu dişi deve demekmiş. Osmanlıca’da ise bir devlet büyüğünün karşısında anlatman gereken şeyi en kısa ve en doğru şekilde anlatmak, tumturaklı konuşmak demekmiş.

Sizin trans olduğunuzu duyduğum zaman şaşırmıştım, çünkü ekranda sizi ilk gördüğümde uzun boylu, iri yapılı bir kadın zannetmiştim.

İlk duyduğumda ben de çok şaşırdım, boşver. (Gülüyor) Bir trans kadınım zaten. Sen ‘na-trans’ bir kadın olduğumu düşünmüşsün, na-trans demek daha doğru bence.

Bana trans demek de yanlış geliyor. Neden doğuştan gelen kadın ve erkek özellikleri dışında farklı bir yapıya sahip olanlara ille de bir isim takmak gerekiyor? Kadın demek yetmiyor mu?

Öyle olduğu için biz de bunu değiştirdik. Bak, bir şey öğretiyorum şu anda sana, biz de trans olmayanlara ‘na-trans’ diyoruz. Madem onlar bize trans deme ihtiyacı hissediyorlar, biz de onlara na-trans diyoruz. Mesela sen na-trans bir kadınsın. (Gülüyor) İsimlendirmek zaten büyük bir sorun. Ben bir ‘kuir’im, biliyorsun, benim için insanların cinsiyet kimliklerinin hiçbir önemi yok. Kadın, erkek, gey, lezbiyen vs. bunlar yok benim için. Benim için sizin bana kendinizi tanıştırdığınız isimler önemli ve bu ille de ailenizin verdiği bir isim de olması gerekmiyor. Kendinizi nasıl çağırmak istiyorsanız, o benim için yeterlidir. Benim için Seran önemli, transmış, na-transmış, geymiş, lezbiyenmiş bunların hiçbir önemi yok.

Cinsiyet karakteri belirleyen bir şey değil ki zaten. Politik görüşünüz bile önemli değil benim için mesela; nasıl bir insan olduğunuz önemli. Aynı politik görüşe sahip olup da hazetmediğiniz, farklı görüşe sahip olup da çok sevdiğiniz bir sürü insan vardır.

Ya da politik bir görüşe sahip olsam da açıklamak zorunda mıyım? İlle de ‘açıkla, söylemek zorundasın, sen kimin tarafındasın’ gibi baskılar yapılıyor, ben ille de taraf olmak zorunda mıyım? Bir kere sanat zaten muhalif değil midir? Her zaman yanlışın karşısında değil midir? Ben de bir sanatçı olarak muhakkak yanlışın karşısında duracağım zaten, bunu ille dile getirmek zorunda mıyım? Ya da apolitik olamaz mıyım? Politikayı sevmiyor olamaz mıyım? Bence apolitik olmak kadar rahat ve huzurlu bir şey yok!

Okuyuculardan biri tuttuğunuz partiyi merak etmiş ama ben çok özele girdiği için öyle bir soru sormayacağımı söyledim.

Yine de cevap vermek isterim; eğer bir gün gerçekten bir politikacı olacağımı düşünürsem ve siyaset yapmaya karar verirsem, bağımsız olarak adaylığımı koyarım.

Aslında LGBTİ bireylerini mecliste temsil eden birinin varlığı çok iyi olur, bu neden siz olmayasınız ki?

Ya bilmiyorum, şimdi ‘hayır kesinlikle olmaz’ falan derim, sonra kalkar yaparım, olmaz yani. O yüzden ben hiçbir şeye olmaz demiyorum, olabilme ihtimali vardır her zaman. Şartlar, koşullar uygun olursa ve bütün ötekiler için yapılması gereken bir şey varsa ve bütün ötekilerin hayatlarını değiştirmek için benim bir şey yapmam gerekiyorsa, yaparım. Benim çok sesim çıktığı ve çok konuştuğum için herkes çok önemli olduğumu düşünüyor ve bu beni mutlu ediyor ama ben yakılarak öldürülen Hande Kader’in yanında kimim ki? Defalarca bıçaklanan Esra Ateş’in yanında, Bursa’da işkence edilerek öldürülen Begüm’ün yanında, intihar eden Eylül Cansın’ın yanında, kafası kesilen Muhammed Wisam Sankari’nin yanında kimim ki? Kimim ki ben? Yıllardır yapılanları, vicdansızlıkları, vahşeti anlatıyoruz da ne oluyor? Bugün Sivas, Madımak’ın yıldönümü (Röportaj 3 Temmuz'da yapıldı); böyle vahşi bir şeyi neden anıyoruz? Neden unutmuyoruz? Böyle bir katliamı unutmamak ve her yıl hatırlamak ne kadar insanlık dışı bir şey. İnsanlar için ne büyük travma! Ve biz bunları neden yaşıyoruz?

Bir daha olmasın diye… Hande Kader’in her yıl anılması lazım ki bir daha olmasın mesela!

İyi de biz bunları neden yaşıyoruz? Neden hep birilerini bu vahşetle anmak zorundayız? Neden insanlar bu travmaya, bu şiddete, bu katliama maruz kalıyor? Ben bunları söyleyebiliyorum, şimdi söz hakkım var, beni dinliyorlar ama ben yukarıda saydıklarımın yanında kimim ki? Bizleri insandan saymayan var, bunları anımsamak bütün o vicdansız zihniyete çözüm mü olacak? Olmuyor işte. Bu yüzden kanunların devreye girmesi gerekiyor. Bu yüzden konuşabilen herkesin, sen dahil, konuşması gerekiyor. Bunu kendin için değil, geleceğin için yapman gerekiyor. Ünlü bir trans arkadaşım “Ben bir şeyler yapmaya çalıştım ama beni LGBTİ’den kimse desteklemedi, yapmayacağım bir daha bir şey” dedi, “Hayır, sen yapmaya devam et. Ben neden konuşuyorum? Yarın ya da 10 gün sonra her şey düzeleceği için mi? Bir ay ya da bir yıl sonra her şey düzelecek mi? Hayır ama ben zaten bunu gelecek nesiller için yapıyorum, ki onlar bizim çektiklerimizi çekmesinler diye. Gerçekten de eskiden translara böyle mi davranılıyormuş diyebilsinler diye…

“CİNNET HALİYLE BİR İNSANI YAKABİLİR MİSİN?” 

Cinayetin her türü vahşi ama özellikle trans cinayetleri akla hayale sığmayacak kadar, dudak uçuklatacak kadar vahşet dolu. O nasıl bir öfke, nefret duygusu ki karşındakini sadece öldürmekle kalmıyor, parçalamak, yakmak, başını gövdesinden ayırmak istiyorsun?

Üstelik indirim de alıyorlar yaptıkları yüzünden. İndirim almak? Neyin indirimini alıyorsun? Sen kadını yakmışsın, üstüne bir de indirim mi alacaksın utanmadan? Kafasını gövdesinden ayırmışsın, indirim mi istiyorsun?

'Kadın sandım, erkek çıktı', 'Beni kandırdı', 'Erkekliğimi küçük düşürdü' gibi transfobik ifadelere ceza indirimi uygulanıyor. Trans kadınlar kadındır ve kadın cinayetlerinden ayrılmamalı. Ben asıl oradaki öfkeyi anlayamıyorum. Neyin öfkesi o? Cinnet falan olamaz çünkü 40 kere bıçaklayamazsın bir insanı cinnette, bir yerde durursun. 

İşte, psikiyatrlar aşırı stresin ve bu stresi yönetemeyenlerin cinnet geçirdiğini yani kısa süreli bir delilik yaşadığını söylüyor; öfkeyle yapılan mantık dışı hareketler yani. Uzman değilim tabii, bu konuda bir yorum yapmam doğru olmaz ama psikiyatrlara göre cinnet hali öyle saatlerce süren bir hâl değil; 10-15 saniye sonra ‘eyvah ben ne yaptım’ durumuna gelirmiş insan…

Aklı başındaki her insanda olan ‘dur’ butonundan bahsediyorsunuz. 

Kesinlikle. İlk bıçağı soktuğun anda bilinç devreye giriyormuş ve ikinci bıçağı sokmuyormuşsun. 40 bıçak darbesi nedir ya? Bu kesinlikle bir nefret suçu… Cinnette, doruk noktasında korkunç bir şey yapıyorsun ve anında kendine geliyorsun ve pişmanlıkla ‘eyvah ben ne yaptım’ diyorsun ama bu öyle değil ki! Kafasını kesiyorsun, ne kadar sürer ya kafa kesmek? Oturup yakmaya karar veriyorsun. Cinnet haliyle bir insanı yakabilir misin? 

Amerika’da bir arkadaşımın altı yaşında olmasına rağmen ileride trans olması doktorlarca kesinleşmiş bir oğluyla tanışmıştım ve o zaman bunun bir tercih olmadığını anlamıştım. Hâlâ bunun bir tercih olduğunu zannedenler var. Kim böyle zor bir hayatı tercih eder ki?

Elbette ama bunu insanlara anlatmak kolay değil işte! Eşcinsel olmak bir tercih değil, cinsel yönelimdir. Ama bizim durumumuzda kadın olmak, bedenini ruhuna uydurmak bir tercihtir.

Bunu cinsel yönelimle çok karıştırıyorlar ama biz aslında bedenimizi değiştiriyoruz. İçinde bulunduğumuz bedeni beğenmiyoruz. Mesela lezbiyen olan trans arkadaşlarım var, insanlar bunu duyunca şok oluyor; niye değişim geçirdin o zaman diye… İyi de bedeninden mutlu değil! O ruhu o bedende taşımak istemiyor ve o ilişkiyi de o bedende yaşamak istiyor. Bu kadar basit! Ben şimdi heteroseksüel bir transım ama bu bir yönelim olduğu için ileride lezbiyen olur muyum bilmiyorum. Yönelimler hayatımızın herhangi bir yerinde değişebilir çünkü.

Elbette. Zaten aşk ille de karşı cinse duyulması gereken bir duygu değil ki! Gey bir arkadaşım “herkesin içinde bi-seksüellik yatar aslında” demişti bana.

Söyleyeceğim şey bilimsel değil belki ama ben de böyle düşünüyorum, bence herkes bi-seksüel doğuyor zaten. İçindeki sevgiyi neden sınırlamak isteyesin ki? Neden hayatta iki cins olmalı sadece?

O zaman eğer ruh yanlış bir bedende doğuyorsa bu tanrının da hata yapabildiğini gösteriyor. Kadın ruhu olan birini erkek bedenine hapsetmek hata yaptığının kanıtıdır. 

Öyle deme, belki bizlere öğretmek istediği bir şeyler vardır, bunu görmüyor olabiliriz. Bunlar çok karışık konular; çok düşündüğünüz ve her şeyi açıklamaya kalktığınız zaman bir girdabın içine girersiniz, ama kısaca bütün bunlar yaşanıyorsa, kesin bir sebebi vardır. Herkesin birbirine saygı duyması gerekiyor; ben tanrı-Allah-yaratıcı-büyük bir güç aşkı duyanlara da saygı duyuyorum. En çok da söylediklerini doğru şekilde yapanlara saygı duyuyorum. Yaratıcının kötü bir şey söylediğini de duymadım şu ana dek.

Yanlış bir soru sormak istemiyorum ama fazla hassas davranmanın da yanlış olduğunu düşünüyorum. 

(Gülümsüyor) Aslında bizim derneğimizin yayımladığı “Sevmediğimiz Sorular” diye bir kitabımız var, oku bir ara! O sorulardan bir tanesi ‘ne zaman böyle oldun’dur mesela. Bunu soracak değilsin herhalde. (Gülüyor)

Benim için bilinmeyen bir dünya olduğu için biraz çekinerek hareket ediyorum.

(Gülüyor) Bizim için de bilmediğimiz bir dünyaydı ama keşfettik işte. Yok, anlıyorum ben seni. Bazı açılardan aynı durumdayız. Benim de en korktuğum çocuklardır mesela. Onların dünyasında bir şeyleri değiştirmekten çok korkuyorum. Sordukları sorulara mantıklı cevaplar verebilmek çok zor çünkü bence onlar mantıklarını yetişkinlerden daha geniş kullanıyorlar. Bizler hayatın içerisinde öğretilmiş bilgilerle yaşıyoruz ve at gözlüklerini takarak, her şeye bir kılıf uyduruyoruz. Onların hâlâ o gözlükleri yok! Bu yüzden onlara doğruyu, doğru şekilde öğretmek gerekiyor. Ben de bu konuda aynı senin gibiyim aslında, sana keşfet diyorum ama orada ben nasıl davranırım, onu da bilmiyorum. (Gülümsüyor)

Trans cinayetlerinde Avrupa’da birinci, dünyada dokuzuncu ülkeyiz. Maalesef -birkaç ülke hariç- tüm dünyada durum böyle.

Evet. Herkes ‘niye bizim ülkemizde durum böyle’ dediğinde, ben “bu insanoğlu bütün dünyada yaşıyor, dolayısıyla her yerde homofobi ve transfobi var. Bu bütün dünyada var olan bir hastalık ve tedavi edilmesi gerekiyor“ diyorum. Amerika’daki bir trans da senin yaşadığını yaşıyor, bir gey de senin yaşadığını yaşıyor. Önyargılar yıkılmış, hastalık tedavi edilmiş değil hâlâ. Çok önemli bir farkları var tabii; devlet tarafından korunmaya alınmış hakları var. İşten çıkarıldıkları zaman, haklarını arayabiliyorlar, bu yüzden daha şanslılar.

Devletin bir azınlığı koruma altına almak zorunda kalması zaten bir problem olduğunu göstermez mi?

Evet. Bizim ülkemizdeki cezalandırma sisteminin tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor. Çocukluğumuzdan beri, büyükler bize parmaklarını sallayıp ‘bunu yaparsan döverim, na yaparım seni’ demiyorlar mı? Cezalandırmaya yönelik yetiştirilmiyor muyuz? Bir ötekiye, sadece kendine benzemediği için zarar veren bir insana karşı caydırıcı bir yasa çıkardığın zaman yarı yarıya engellenecektir bu, hem de çok kısa bir sürede… Çok uçlardaki üşütükleri saymıyorum tabii. Yasalar kimseyi ayırmadan, karşısındakine insan olarak yaklaştığı zaman çözülecek; kadın cinayeti, trans cinayeti, erkek cinayeti, hayvan cinayeti, doğa katliamı diye ayırmadığı ve ağır cezalar uyguladığı zaman olacak bu.

Viyana’dayken, insanların buradaki gibi Suriyelilere karşı çok kaba ya da istenmediklerini gösteren ırkçı hareket ya da söylemlerde bulunduklarını görmedim. Nedenini sorduğumda “Burada modern ırkçılık var, yapacağı hiçbir eylemin cezasız kalmayacağını biliyorlar” demişti biri. 

Aslında dediğiniz gizli ırkçılık. Cezaların olması su yüzüne çıkmalarını engelliyor, ki bu bir anlamda iyi bir şey. Ülkemizde ırkçılık hiçbir zaman gizli olmadı, translara duyulan nefret de öyle. Bazıları gizli ama biz buna içselleştirilmiş transfobi diyoruz. Aslında içinde var, kendisi bile farkında değil, aleni yani göstere göstere nefret etmiyor, belki canını da acıtmıyor ama virüs hâlâ orada. Ceza almayacağını bilse yapacak, emin ol! Cezalandırma sisteminin demek ki bir etkisi var.

Sizce insanların trans bireylere karşı…

Translara karşı de, birey deme… Bana da darılma seni düzelttiğimde.

Peki, insanların translara karşı bu kadar öfkeli olmasının altında yatan sebeplerden biri, sizin gibi olmak istedikleri halde olamadıklarından olabilir mi?

Genellemeyelim ama bazılarında böyle bir durum vardır tabii.

Kendi yaşayamadığı hayattan dolayı translara öfkeyle saldıran insanların sayısı az değil gibi geliyor bana, bu konudaki yüzdeyi bilmiyoruz tabii…

Bu da öğrenemeyeceğimiz yüzdelerden biri. (Gülüyor) Hayatta öğrenebileceğimiz yüzdeler vardır, bir de bunun gibi öğrenemeyeceğimiz yüzdeler… En yakışıklı aktör kim dersen, kimi kaç kişinin yakışıklı bulduğunu bir yüzdeyle öğrenebilirsin mesela. Bir ilçede kaç çocuğun okula gittiğinin yüzdesini de öğrenebilirsin ama ülkede nüfusu olmayan çocuklar var, bunların yüzdesini öğrenemezsin. Hayatımızı oluşturan da aslında bu öğrenemeyeceğimiz yüzdelerdir. İşte, en çok bu öğrenemeyeceğimiz yüzdeler hakkında kendimizi geliştirirsek, o yüzdeleri öğrenme ihtiyacımız da kalmayacak.    

“SEN NE KADAR İYİ BİR KÜRT’SÜN DEDİĞİN ZAMAN, O NE HİSSEDER SENCE? KÖTÜ BİR IRKTAN GELİYORSUN AMA SEN İYİSİN DEMEK DEĞİL Mİ BU?”

Mesela ben bir transa çok güzelsin dediğimde, kuşkuyla yaklaşıyorlar hatta sert çıkıyor bazıları. 

Ama bu bütün ötekiler için geçerli. Ermeniler için de Yahudiler için de Kürtler çingeneler Aleviler için de geçerli… Sen ne kadar iyi bir Kürt'sün dediğin zaman, o ne hisseder sence? Kötü bir ırktan geliyorsun ama sen iyisin demek değil mi bu? İnsanları bu hale getiriyorsunuz, yıllar içerisinde söylediğiniz her şeye şüpheyle bakmak zorunda kalıyorlar. Üstelik translar, ötekinin de ötekisi…

Peki, nasıl yaklaşmak gerekir, bana öğretir misiniz?

Sen bunu büyük ihtimalle bir arkadaşına söylemedin, muhtemelen iş yerlerinin önünden geçiyordun, birini gördün ve söyledin. Hayatında yapmak istemediği bir şey için orada ve o ruh haliyle öyle tepki göstermiş olabilir. Güven zamanla kazanılır. Emek vereceksin, seni tanımalarına müsaade edeceksin ve sen onları tanımak için çaba harcayacaksın. Biriyle ilk kez çıkmaya başladığında hemen güveniyor musun? Hayır. Önce bir tartarsın, ne kadarı gerçek diye.

Peki, çıktığınız biri sizinle sevgili olsa ama sizin yanınızda görünmek istemezse ne olur? Onu anlar mısınız?

Cinsel yönelimini ve kimliklerini saklayan, açıklamaktan korkan arkadaşlarımızı nasıl hoş görüyorsak, onların da hoş görülmesi lazım. Bu zaman isteyen bir şey çünkü. Aşık olup da görünürlük problemi olan herkesi aynı anlayışla karşılıyoruz. 

Hayatınızda yaşadığınız acıları anlatmayı, ajitasyonu sevmediğinizi biliyorum. Yine de ailenizin sizi psikologlara götürmeleri iyi bir şey, şanslıymışsınız.

Neden götürdüklerini sanıyorsun? Nasıl erkek olabilirim diye götürdüler. O psikologlara gitmek benim için bir şans mıydı bilmiyorum ama gittiğim son psikolog benim için bir şans oldu. Ülkede hâlâ kendisini saklayan, gizli yaşayan o kadar çok insan var ki! Gerçek benliğini içine attığın zaman ne olur, biliyor musun? Yaşadığın hiçbir şey gerçek olmaz; güneş gerçek olmaz, hava gerçek olmaz, deniz gerçek olmaz, gökyüzü gerçek olmaz, yemek gerçek olmaz çünkü sen gerçek değilsin. Bize ‘neden yaratıldığınız gibi kalmadınız?’ dediklerinde aslında gerçeğe döndüğümüzü anlamıyorlar.

Özellikle Amerika’da geyleri, transları vs. ‘düzeltmek’ için uğraşan kiliseler, dernekler falan var. Şeytan çıkarır gibi içlerindeki bu ‘hastalıktan’ kurtarıyorlar insanları ve evlendirip çoluk çocuk sahibi yapıyorlar. 

Burada da benzerleri var bu yapılanmaların. Arkadaşlarımın başına gelen bir sürü şey var ama anlatamam çünkü özel hayatlarını ihlal etmem. Bir keresinde herkesin konuştuğu bir habercinin asistanı ajansımı arayarak beni konuk almak istediklerini söylemiş. “Çok düzeyli” bir şekilde eşcinselliği ve translığı konuşacaklarmış. Direkt hayır dedim. Benim katılmamı gerçekten çok istedikleri için bu sefer beni aradı, habercinin benimle “çok düzeyli” bir söyleşi yapacaklarını söyledi. “Daha evvel reddetmiştim ama şimdi başka bir cümleyle sizi geri çevireceğim; bu hafta programınızda beyefendinin heteroseksüelliğini çok düzeyli bir şekilde konuşun, haftaya da bizimkileri gayet düzeyli bir şekilde konuşuruz” dedim. Bazen alınabiliyorum böyle şeylere.

Ayta Hanım, insanlar gerçekten fazla hassas yaklaşıyorlar, kırar mıyım, alınır mı diye fazla detaylı düşünüyorlar işte. Bilmedikleri bir dünya ne de olsa. 

Ama Serancığım benim de bilmediğim bir dünyaydı ama öğrendim işte. İlk kendimi farklı hissetmeye başladığımda “ben kimim”, “neyim” sorularını sordum. Bir derviş gibi. Bu soruları sadece dervişler, filozoflar sormuş, değil mi? Herkesin inzivaya çekilip bu soruları sorması gerekiyor. Ben şanslıydım, cevabı buldum. Ben herkesin dünyasını öğrenmeye çalışıyorum, onlar da bizimkini öğrenmeye çalışsınlar biraz da. Yunus Emre ne demiş; “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm”, bu etin, kemiğin önemi ne ki? Sen içine bak! Yok orayı değiştirdin, yok estetik yaptırdın, yok kilo aldın, ya size ne? Ben böyle mutluysam, kime ne?

“ÖNCEDEN ERKEKTİ DE SONRADAN KADIN OLDU DİYE SORGULUYORLARDI AMA BİRDEN BUNUN NE KADAR DOĞAL OLDUĞUNU MU FARK ETTİLER”

Zeki Müren ve Bülent Ersoy bu konudaki en önemli örneklerdir; transların özgürlüklerinin yolunu açan Bülent Hanım’dır. Homofobik bir ülkenin kıraathanelerinde bile Zeki Müren için “sanat güneşimiz” diye bahsedilirdi. 

Ama hâlâ eşcinsel olduğunu kabul etmeyen insanlar var, o başka bir şey. (Gülüyor)

Zeki Müren’in içinde bir transın yaşadığını da düşünüyorum. O kıyafetler, ayakkabılar, makyajlar; zamanının çok ötesinde bir insandı.

İkisi de trans. Zeki Müren de başka türlü bir transtı zaten. Sadece bunu kelimelere dökmediler, bahsetmediler. Belki de gerek duymadılar hiç, bilmiyorum. Ama dediğin gibi çok önemli örneklerdir ve bu ülkenin birçok konuda ilerlemesine sebep olmuşlardır.

İsminiz “kanka olunmak istenen ünlüler” arasında geçiyor. Neden sizde böyle bir enerji hissediyorlar?   

Ne kadar güzel, değil mi? (Gülümsüyor) Bazen ben de “neden” diye soruyordum, her şey çok yapaydı da beni mi çok gerçek buldular diye. Önceden erkekti de sonradan kadın oldu diye sorguluyorlardı ama birden bunun ne kadar doğal olduğunu mu fark ettiler diye… Ama artık “beni neden seviyorlar” diye düşünmüyorum, ille de bir nedeni olması gerekmiyor çünkü. Aklımdakileri dürüstçe ve samimi olarak söylediğim için bu enerji karşıya geçiyor sanırım. Dertleşmek istiyorlar ve benim de anlattıklarını dinleyeceğimi ve ne olursa olsun yargılamayacağımı biliyorlar belki de. Kimseyi yargılamam çünkü o benim işim değil. Bir gün hepsiyle bir araya gelmeyi, birlikte yiyip içmeyi, dertleşmeyi çok istiyorum.

Çok anaç duruyorsunuz, sanki sizin evinize gelsem beni pamuklara sarıp sarmalayacakmışsınız gibi.

(Gülüyor) Yer yer hadi gitmiyor musunuz artık da diyorum yani. Ama misafirime çok iyi bakarım, rahat etmeleri için elimden geleni de yaparım. Yemek yapmayı da çok severim.

Anne olmak istiyor musunuz peki?

Zaten anneyim, Minzi isminde hiç büyümeyecek bir çocuğun annesiyim ama bir insanoğlu büyütmek istiyor muyum bilmiyorum. Bu hiç düşünmediğim bir şey.     

Sizin için Türkiye’nin ilk trans oyuncusu diyorlar ama Yeşilçam zamanı Emel Aydan falan vardı.

Tabii ki değilim, Bülent Ersoy var bir kere. Ben hiçbir şeyin ilki olmak istemem zaten ama sonu olmak isterim; mesela benim için “son aktivist” desinler, onun zamanında her şey çözüldü ve sokağa çıkacak bir şey kalmadı artık desinler. Bütün insan hakları ihlalleri kalktığı için Ayta son aktivistti desinler. Bu çok kıymetli… Belki de ulusal kanallarda herhangi bir dizide ana kastta olan ilk oyuncuyum, bu yüzden öyle diyor olabilirler. Mesela sana bir ‘Yaşlılık Belgeseli’nden bahsetmiştim ya, translara yaşlanınca neler oluyor diye; orada daha kimler var, ne oyuncular var, inanamazsın. Hayatları bitiyor mu yaşlanınca, zorunlu seks işçiliği devam ediyor mu, gelecekleri garanti altında mı? Türkiye’nin belgesel adına en önemli projelerinden biri bence budur. Yönetmeni de çok önemli bir aktivist trans kadın…   

Yakında belgeseli çeken Buse Hanım’la röportaj yapacağım zaten. Türkiye’nin en geniş gey pornosu arşivi askeriyedeydi ama artık bu durum değişti sanırım.

Evet, çünkü eşcinsel olduğunu kanıtlaman için ilişkiye girerken video kaset doldurman gerekiyordu. Beyan yetmiyordu eskiden. Bu yüzden en geniş arşiv askeriyedeydi. 

Bu bir bireye yapılacak en korkunç psikolojik şiddetlerden biri bence. 

Evet. Bunun için çok mücadele ettik, şimdi yapmıyorlar artık. Kişinin beyanı çok önemli. Sen bana erkek olduğunu söylersen, bana göre değilsin demem, benim için erkeksin artık. Aksi taktirde niye böyle bir şey söyleyesin ki? Eşcinsel olup da askerlik yapmak istemeyenler yok ki sadece, heteroseksüel olup da askerlik yapmak istemeyenler de var. İnsanlar ille de militarist olmak zorunda mı? Ama bu ülkede zorunlu seks işçileri olduğu kadar, zorunlu doktor, zorunlu memur, zorunlu polis, zorunlu asker, öğretmen olduğu halde atanamadığı için zorunlu manav da var. Şimdiki mesleklerini zorunda kalarak yapanlar, zorunlu bir seks işçisinin ne kadar zor ve büyük bir iş yaptığını ve nasıl zor bir hayata katlandığını daha iyi anlar.

GAZİNOLARIN BİLLUR SESİ AYTA SÖZERİ, BUGÜN HARBİYE AÇIK HAVA’DA…

Lubunca biliyor musunuz?

Son bilen nesillerden bir tanesiyim sanırım ama bütün dile hâkim değilim tabii. Benden sonraki jenerasyona kalmayacak gibi çünkü ölüyor. Artık herkesin arasında konuşulduğu için değiştirilmiş kelimeler de var. Benden önceki nesil tamamını biliyor ve ben bir gazeteci olsaydım bunu araştırırdım ya da kitabını yazardım, bir sözlük hazırlardım. Çünkü bütün dünyada bir tek bizde var bu dil. Fransa’da bitirme tezi olarak bu konuyu seçmiş biri mesela. Eğer bunun üzerinde bir proje yapacaksan, bu dili tamamen konuşanlar çok az kaldı ve çok yaşlılar, onlar ölmeden evvel halletmen gerekiyor. (Gülümsüyor)

Kaynak var mı, peki?

Osmanlı’dan beri kullanılan bir dil. Biz üretmedik aslında, Osmanlı’dan beri kullanılıyor bu dil. Aslında birçok dilin karşımı aynı zamanda, Farsça, Romanca falan var içinde, bir de bizlerin eklediği kelimeler var. Mesela saça maydanoz deriz. Arabaya taliga, şoföre taligatör deriz…

‘Aile Arasında’ filmiyle çoğu izleyici sizi ailelerinden biri gibi gördüler. İkincisi çekilecek mi?

Evet, onu bekliyoruz zaten, o yüzden hiçbir dizi teklifine evet demiyorum. Çok güzel bir işti ve bana nasip oldu Allah'tan, çok şanslıyım.

Bugün büyük bir konseriniz var, her sanatçının hayalidir Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda sahneye çıkmak... Heyecanlı mısınız?

Çok hem de. En büyük rüyalarımdan birini gerçekleştireceğim. Cuma akşamı Harbiye Açık Hava’dayız ve Açık Hava Gazinosu konseptiyle çıkıyoruz. O konsept için Belkıs Özener’i konuk aldık ve gerçek bir assolist dinlettireceğiz herkese.

Nasıl hazırlandınız?

Bu benim çok istediğim bir şeydi; sahnenin dekorunu bile kendi ellerimle çizdim sayılır. 12 açık hava konserimiz var ve orkestranınki dahil bütün sahne kostümlerini farklı ressamların tablosundan seçtiğimiz renklerle hazırladık. Harbiye Açık Hava’nın kostümlerinin renklerini Rembrandt tablolarından seçtik. 28 Temmuz’daki Bodrum Açık Hava konseri için Salvador Dali’yi seçtik. Hangi şehre hangi rengin yakışacağını düşünerek hareket ettim.

Devasa bir bütçe gerekiyor bunlar için?

(Gülüyor) Yok, yahu! Lisede tiyatro yapıyormuşuz gibi; evde şapka var mı, sen şapka getir misali… Büyük bütçe deyip de beni strese sokma şimdi! (Gülüyor) Kışın ise daha büyük bir projemiz var, kadınlarla ilgili. İlk kez söylüyorum bak; kışın bir turne programı hazırlıyoruz, gazino kültürünü özleyen ama izleyemeyen, İstanbul’a gelemeyen kadınlar için “Ayta Sözeri kadınlar için söylüyor” projesi... 27 ile gideceğiz ve orada kadınlar için şarkılar söyleyeceğiz. Daha şekilleniyor gerçi, sadece kadın bestekârların şarkılarını da okuyabilirim, biraz da oynamak gerekiyor ya, oralarda biraz sıkıntıya giriyorum. (Gülüyor)