Cumhuriyet'ten Şehriban Kıraç'a konuşan Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, "Kur hareketinin nerede duracağını kestirmek iyice zorlaşıyor. Ama net bir gerçek var ki, ekonominin bünyesini bozan bir durumla karşı karşıyayız. Adeta 84 milyon insanın geleceğini tehlikeye atan bir kumar oynanıyor." dedi. 

Kozanoğlu'nun sorulara verdiği yanıtlar şöyle oldu:

- Kur 13.50 TL'ye kadar fırladı. TL’deki değer kaybı nereye kadar varır?

"Türk lirasının ABD doları karşısında değer kaybı 2021 Mart dönemine göre yüzde 40’a yaklaştı. Ancak bir paranın değer yitirmesinden çok tahteravalli gibi inip çıkarak oynaklık sergilemesi daha tehlikelidir. Çünkü bu durum belirsizliği artırır, ekonomideki aktörlerin önünü görmesini, dolayısıyla karar almasını zorlaştırır. Yatırımlar durur, ihracatçılar malını fiyatlandıramaz, ithalatçılar sipariş veremez hale düşer. Bu tip türbülans dönemlerinde büyük vurgunlar vuranlar çıktığı gibi, keskin zararlara uğrayanlara da rastlanır. 1994, 2001, 2018 döviz krizlerinde TL’nin aşırı değer kaybı sonrası (literatürde overshooting denilen olgu), hep zararların bir kısmını telafi etmesi, ama başlangıç noktasının altında bir yerde dengelenmesine tanık olduk. Bu süreçte trene son atlayan amatörler, yani kurun en yüksek noktasında alışa geçenler zarara uğradı. Öncelikle sade yurttaşlarımızı böyle zamanlarda dövizden uzak durmaları için uyaralım. Gelgelelim bu kez başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ekonomi sözcüleri TL’nin değer kaybından şikayetçi olmak bir yana, bu garabetten bir milli kurtuluş, kalkınma destanı çıkarmaya çalışıyorlar, memnuniyetlerini gizlemiyorlar. O nedenle kur hareketinin nerede duracağını kestirmek iyice zorlaşıyor. Ama net bir gerçek var ki, ekonominin bünyesini bozan bir durumla karşı karşıyayız. Adeta 84 milyon insanın geleceğini tehlikeye atan bir kumar oynanıyor."

- AKP’nin parlak yılları olarak gösterilen 2003-2013 dönemi gerçekten başarılı mı?

AKP kendi açısından şanslı bir dönemde iktidara geldi. Çünkü 2001 krizi sonrası Kemal Derviş komutasında “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” adı altında IMF istikrar programı uygulamaya sokulmuştu. Bu ortalama yurttaşa kemer sıktıran, yaşam standartlarını aşağı çeken, tarım kesimini iyice tahrip eden, ama makro dengeleri de sağlama yolunda amacına ulaşan bir programdı. Zaten AKP, halkın yaşadığı bu zorluklara tepkisinin bir ürünüydü. Özellikle, “faiz dışı bütçe fazlası” düsturuyla öncelik borçların ödenmesine veriliyor, diğer harcamalarda, özellikle sosyal programlarda kısıntıya gidiliyordu. Dünya konjonktürü de buna çok uygundu. Önce teknoloji balonunun patlaması, sonra 11 Eylül saldırısı sonucu ABD Merkez Bankası Fed faizleri aşağıya çekmiş, küresel piyasaları likiditeye boğmuştu. Çin’in DTÖ’ye katılması da küresel enflasyonu düşüren bir etki yaratıyordu. İşte AKP kabataslak 2013 yılına kadar bu elverişli ortamda yüksek büyüme hızları yakaladı, 2013 yılında kişi başına gelir 12.582 dolara kadar yükseldi.

Ekonomideki, “imkansız üçlü” kurgusu çokça hatırlatılıyor, yani bir ülkenin sermaye akışlarının serbest olması koşullarında hem faizleri hem de dövizi belirleyemeyeceği gerçeği dile getiriliyor. Bu doğrudur, ancak küresel koşullar izin verdiği takdirde belli dönemler hem faizin düşük, hem de yerel paranın değerli olabilme olasılığını ortadan kaldırmaz. Nitekim sözünü ettiğimiz 10 yıllık dönemde faizler göreceli düşük seyrederken, yoğun sermaye girişleri sonucu TL de değerli kaldı. Böylelikle enflasyonun düşürülmesi, aynı zamanda kredi genişlemesiyle tatminkar büyüme hızlarının sağlanması gerçekleşti.

Ne var ki bu süreçte cari açıklar kabardı. 2003-2013 arası dönemde 404 milyar dolarlık cari açık ortaya çıktı. Bunun anlamı dış tasarruflarla yatırımları hızlandırmak, aynı zamanda yurtdışına yükümlülüklerin artmasıdır. 2002’de 130 milyar dolar olan dış borçlar, 2013’te 395 milyar dolara çıktı, bugün ise 446 milyar dolar düzeyinde bulunuyor. Tüpraş, Ereğli, Petkim gibi stratejik kamu işletmeleri özelleştirildi. 61.2 milyar doların girdiği 2006-2008 arası başta gelmek üzere doğrudan yabancı sermaye yatırımları 167.5 milyar doları buldu. Bu dönemde AB’ye tam üyelik rüzgarlarının esmesi de küresel sermayenin Türkiye’ye iltifatını artırdı. AKP’nin devr-i saadet döneminin öyküsü kısaca böyle.

KIRILGANLIKLAR ARTTI

- Bu döviz-faiz kıskacına nasıl girildi?

2013’te tam Gezi İsyanı’nın başladığı günlerde, Fed başkanı Bernanke de tahvil alımlarını yavaşlatacaklarını açıkladı. Böylelikle Türkiye benzeri sıcak para akımlarına bağımlı ülkelerin sarsıntılı dönemleri başladı. Gel-gitlerle 2014 başında faizlerin keskince artırılması, devamında faiz koridorları rezerv opsiyon mekanizması gibi fantezilerle para politikasının yönlendirildiği bir dönem yaşandı. 2017’de ise Kredi Garanti Fonu aracılığıyla ekonomiye büyüme dopingi yapıldı. Bu dönem KGF fonlarının yatırım yerine, başta döviz alımları, yatlara, katlara saçıldığı, sermaye açısından bir “plata dulce”  tatlı para dönemi oldu. Evet büyüme hızlandı ama kırılganlıklar da arttı.

Nitekim 2018’de Rahip Brunson krizi, Erdoğan’ın malum “faiz sebep enflasyon netice” tezlerini yabancı yatırımcılara sunduğu Londra toplantısı derken yaz sonlarında kur atağı başladı. Rahibin salınması ve faizlerin 5 hamlede yüzde 24’e kadar yükseltilmesi taviziyle ortalık duruldu. Ancak ekonomik büyümenin fren yapması ile  2019’da yerel seçimler sürecinin de etkisiyle ile tekrar faiz indirimleri başladı. Giderek “faiz-döviz” kıskacı daralmaktaydı. Pandemi döneminde hem faizi hem dövizi düşük tutma zorlaması, meşhur “128 milyar dolar nerede?” tartışmasını tetikleyen, Merkez Bankası’nın rezervlerinin yakılmasına mal oldu.

19 YILDIR AKLINIZ NEREDEYDİ?

- Yeni bir ekonomik model üzerinde çalışılıyor deniliyor, ne diyeceksiniz?

Bugünlerde ise yeni bir deney başlatıldı, döviz kurunu serbest düşüşe terk ederek buradan rekabet gücü kazanıp, cari fazla verme hülyası… Haliyle insanın aklına, madem böyle sihirli bir formül vardı, 19 yıldır aklınız neredeydi? Hadi aklınız geç geldi, o zaman 2020 yazında dolar 6.85 lira kurunu zorlamak pahasına onca rezervi niye heba ettiniz? O da olmadı daha 2 ay evvel Orta Vadeli Programı ilan ederken neden 2024’te bile cari açık vermeyi hedeflemediniz, 2022 ortalama dolar kurunu 9.27 lira olarak ilan ettiniz? soruları geliyor.

- Cari fazla verme hedefi niye gerçekçi değil?

Öncelikle cari fazla vermek bir ülkenin tasarruflarından daha az yatırım yapması  anlamına gelir ki, bu orta-uzun dönemde aksine büyümesinin duraklamasıyla sonuçlanır. Ayrıca siz faizleri enflasyonun bunca altında tutup insanların tasarruf etmesini nasıl sağlayacaksınız? Sürekli yüksek teknolojili, yüksek katma değerli üretimden söz ediyorsunuz, bunun yolu ancak döviz harcaması gerektiren makine ekipman yatırımından geçer. Aksi halde ucuz işçi ücretlerine dayalı, emek yoğun, düşük katma değerli işlenmiş gıda, tekstil ve mobilyada üretim ve ihracata mahkum olursunuz. Ek olarak, yıllardır ülkeyi mahkum ettiğiniz yüksek cari açık - biriken dış yükümlülükler kısır döngüsü, cari dengeyi sadece dış ticaret  üzerinden belirlemiyor. Örneğin bu yıl, birincil gelir adı verilen faiz, kar transferi, ücret ödemelerinin tutarı 11.2 milyar doları buluyor. Yani ya dış borçlarınızı yeniden yapılandırma-erteleme gibi radikal bir adım atacaksınız, ya da “makul” cari açıklarla yönetme yoluna gideceksiniz.

124 MİLYAR DOLAR AÇIK

- Borçların ödenmesi konusunda risk görüyor musunuz? 

Vadesi 1 yılın altında 168 milyar dolar dış borç var. Bunun bir kısmı yabancıların mevduatları, repo hesapları, ticari krediler, bunlarda sorun yaşanmadığını düşünsek bile, 38 milyar doları bankacılık kesimine ait yenilenmesi gereken 60 milyar dolar borç bulunuyor. Türkiye’nin kredi risk priminin 499 puana yükseldiğini hatırlarsak, yenilenecek borçların maliyetinin dolar cinsi kabaca yüzde 6’dan aşağı olmasını bekleyemeyiz. Zaten Türkiye’nin 5 yıl vadeli eurobond faizleri en son yüzde 6.56 idi. Yani dış borçların ödenmesi aksamasa bile maliyeti artacak. Reel sektör özellikle 2018 döviz krizinden sonra açık pozisyonlarını, öncelikle yurt içi bankalara borçlarını ödeyerek azalttı. 2017 yılında 188 milyar dolar olan açık bugün 124 milyar dolar civarında. Ancak şirketler kesiminin bu dönemde mevduatlarını 26 milyar dolar artırıp, borçlarını 15 milyar dolar eksiltmesi bir yandan risklerini sınırlandırması, öte yandan döviz talebini artırması demek. Kur artışı korkusunun nakit akışlarını borçlarını tasfiye etmeye yönlendirmesi, yeni yatırım yapılmaması, istihdam yaratılmaması anlamına gelir ki, bu da büyüme önünde başlı başına bir engeldir.

ENFLASYON YÜZDE 30’U AŞAR

- Kur hareketinin enflasyon üzerindeki etkisi neler olur, vatandaşı nasıl günler bekliyor?

2018 döviz krizinde ÜFE’nin yüzde 50’ye dayanması, birkaç ay gecikmeli olarak 2019 başında TÜFE’yi yüzde 20 bandının üstüne çekmiş, yıl içinde tek haneli rakamlara düşmüştü. Ancak bu kez henüz kurlar sakinleşmiş görünmüyor, ekonomi yönetiminin de bu yönde bir çabası yok. Dünyada zaten bir enflasyon dalgası yaşanıyor, özellikle gıda, enerji ve navlun fiyatları yüksek seyrediyor. Merkez Bankası Başkanı Kavcıoğlu’nun eylülde çekirdek enflasyonu telaffuz etmesinden bu yana TL yüzde 30’un üzerinde kayba uğramış bulunuyor. Bunun 3-6 ay içerisinde, geçirgenlik etkisiyle enflasyonu 8-10 puan daha yukarı çekmesini bekleyebiliriz. Böylelikle zaten inandırıcı bulunmayan TÜİK’in resmi enflasyon rakamları dahi yüzde 30’un üzerine yükselir. Ayrıca ben halkın fiyatların daha da yükselmesi endişesiyle zorunlu ihtiyaçları, gıda ve ihtiyaç maddelerini stoklama eğilimine gireceğini, kredi kartlarına dayanacağının, kısa vadede cirolarda suni bir sıçrama meydana geleceğini düşünüyorum. Bu kalemlerde talep enflasyonu da ortaya çıkacak. Ancak kuaför, spor salonu, lokanta-kafe gibi hizmet sektöründe, kültür ve sanatta, dayanıklı tüketim mallarında tam tersi talebin bıçak gibi kesilmesini bekliyorum. Sonunda olan alım gücü giderek azalan halka olacak.

SADECE EKONOMİK DEĞİL, TOPLUMSAL KRİZ VAR

- Türkiye ekonomisi şu anda krizde diyebilir miyiz ya da izlenen politikalarla nasıl bir krize sürükleniyor?

Türkiye sadece bir ekonomik kriz yaşamıyor, kriz sırf artan döviz kurları, benzin kuyrukları, boşalmaya yüz tutan market rafları, malını aynı maliyetle yerine koyamam korkusuyla stokta tutan tüccarla kendini göstermiyor. Siyasi bir kriz de yaşanıyor. Başkanlık sistemi işlemiyor, devletin kurumsal yapıları çöküyor. Toplumsal bir kriz yaşanıyor, farklı toplum kesimleri arasında iletişim kopuyor, empati kayboluyor, kutuplaşma artıyor. İdeolojik bir kriz yaşanıyor, Cumhur ittifakı aşırı milliyetçi, mezhepçi, tehditkar bir söylemle ayakta durmaya çalışıyor. En son Kavala davasında görüldüğü gibi hukuk sistemi tarafsızlığını yitirmiş, meşruiyetini kaybetmiş durumda. Çoklu bir krizin Marksist düşünür Gramşi’nin ifadesiyle organik bir krizin sadece ekonomik bir reçeteyle, maaşlarda yapılacak bir ayarlamayla çözülmesi olanaklı değil. Ülkenin demokrasisiyle, kurumlarıyla, hukuk normlarıyla, bölüşüm ilişkileriyle “reset” tabir edilen bir “sıfırlamaya” gereksinimi var.

DÖVİZE YÖNELMEYİ ÖZENDİRDİLER

- Merkez Bankası'ndan yeni bir faiz indirimi bekliyor musunuz? 

Merkez Bankası’nın politika faizlerini indirmesi tek başına fazla bir anlam ifade etmiyor. En düşük riske sahip olduğu düşünülen, bu nedenle en az maliyetle borçlanması beklenen Hazine kağıtlarının faiz oranı değişik vadelerde yüzde 21’in üzerinde. Eğer üzerlerinde baskı bulunmasa hiçbir banka aydayüzde 1.29 faizle konut kredisi vermez, onun yerine kamu kağıtlarını almayı tercih eder. Ayrıca olayın sınıfsal bir boyutu da var. Düşük faizli krediler şirketlere verilirken, düşük ve orta gelirlilerin başvurduğu ihtiyaç kredileri ve kredi kartlarında, aksine 'makro ihtiyati' önlemler adı altında borçlanma zorlaştırılıyor. Bankaların temel fon kaynağı mevduatların faizlerinin de düşük tutulması isteniyor. Bu durum haliyle döviz ikamesini, yani dolar, euro tutmayı teşvik ediyor. Gerçek kişilerin şu anda 145 milyar dolar mevduatı var ve bu kesimin serveti Eylülden bu yana, faiz zorlamasıyla 580 milyar lira artmış durumda. Yani bir yandan Erdoğan döviz tutanlara yönelik “teröriste” varan ifadeler kullanırken, bir yandan da mesnetsiz politikalarla onların zenginleşmesini sağladığı gibi, dövize yönelmeyi de özendirmiş oluyor.

AİLELERE 1000 TL ÖDEME YAPILMALI

- Ekonomi için bir kurtuluş reçetesi var mı, acil atılması gereken adımlar nelerdir?

Bence piyasacı bir mantıkla; sıkı para politikası uygulayarak, mali disipline bağlı kalarak yürürlüğe sokulacak bir ekonomi politikası kısa vadede istikrarı sağlasa da birikmiş gelir ve servet dağılımı bozukluklarını gideremez, işsizlik ve yoksulluğa çare olamaz. Belli sınırlarda sermaye kontrollerine başvurulmasının, sıcak para giriş-çıkışlarının caydırılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Düşük oranlarda uygulanacak, dolayısıyla varlıkların el değiştirmesine yol açmayacak bir servet vergisi öneriyorum. Yurttaşlık geliri programının ilk adımı olarak kayıtlı ailelere örneğin 1000 TL gibi bir aylık ödeme yapılmasının en azından açlığı önlemek açısından gündeme gelmesini anlamlı buluyorum. Bizim öteden beri savunduğumuz, Meral Akşener’in “tiksindirici borçlar” şeklinde dile getirdiği, dış borçların meşruiyetinin Halkın Borç Denetimi kapsamında değerlendirilmesi fikrini destekliyorum. Kemal Kılıçdaroğlu’nun KÖİ projelerinin dövize dayalı  fiyat ve miktar garantilerinin iptali, bedellerin TL’ye çevrilmesi tasarısını gerçekçi görüyorum. Kısaca neoliberal zihniyet yerine kamucu bir zihniyetin ekonomi yönetimine egemen olması için çaba sarf etmek, kamuoyunu bu yönde sistemli çabalarla beslemek sorumluluğu taşıdığımıza inanıyorum. Aslında bu önerilerimizin köşe taşları, geçtiğimiz yıl yayımladığımız, benim de imzacıları arasında bulunduğum Sosyal Bilimciler metninde yer alıyor.

ÇOK YAMAN KIŞ GÜNLERİNİN BİZİ BEKLİYOR

- 2022 yılı için ekonomide öngörüde bulunabiliyor musunuz?

Şu anda toz duman içerisinde 2022’ye ilişkin bir öngörüde bulunmak olanaksız. OVP şimdiden kadük olmuş durumda. Öncelikle ekonomi yönetiminin bir güncelleme yapması zorunlu. 2022 yılında ortalama dolar kurunu 9.27 kabul eden, faiz giderlerinin 259 milyar lirada tutan varsayımların değiştirilmesi şart. Ancak şimdiden yatırımların durduğu, enflasyonun sıçradığı, işsizliğin arttığı, yoksulluğun yaygınlaştığı çok yaman kış günlerinin bizi beklediği ortada.

- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mandacı ekonomistler ve 'Ekonomik kurtuluş savaşı' söylemine ne diyorsunuz?

Erdoğan mandacı ekonomistler derken muhtemelen IMF kapısına  gitmeyi öneren, Merkez Bankası bağımsızlığını savunan, mali disiplin vurgusu yapan, 2003-2013 dönemi nostaljisi yaşayan aralarında liberallerin, eski AKP kadrolarının da bulunduğu bir kesimi kastediyor. Peki kendisi yıllarca IMF programını uygulayan bir hükümetin başbakanı değil miydi? Kılıçdaroğlu’na, Londra tahkim mahkemelerini işaret eden de bizzat kendisi. Üstelik IMF’den ÖÇH kapsamında gelen son 6.4 milyar doları da paşa paşa kabul etti. O bakımdan söylemlerine aldanmayın, bağımsızlıkçı bir çizgi izledikleri asla söylenemez. Zaten ifadeleri bir mantık hatası da içeriyor. Kurtuluş Savaşını kime karşı veriyoruz? Eğer cevabı Almanya, Hollanda filansa, bizzat onlara ihracat yaparak mı savaşı kazanacağız. Veya onlar bizim sattığımız donları, fanilaları alarak mı havlu atacaklar?