İsrail'in Ödünü Koparan Hz. İsa Heykeli
Son günlerde sosyal medya mecralarında dolaşan bir görüntü, İsrail ordusunun o her fırsatta övündüğü "etik değerler" maskesini bir kez daha düşürdü.
Görüntü net: Bir İsrail askeri, işgal ettikleri Güney Lübnan’da bir Hazreti İsa heykelini büyük bir nefret ve vandallıkla parçalıyor. Olayın infiali dünyayı sarınca, normalde burnundan kıl aldırmayan İsrail Savunma Bakanlığı (IDF), bir anda "demokratik dünyanın en sadık koruyucusu" kesilerek art arda açıklamalar yapmaya başladı.
Bakanlık, bu davranışın "IDF değerlerine aykırı" olduğunu ve askerin disipline sevk edildiğini duyururken aslında tek bir şeyi haykırıyordu: Korku.
İsrail’in bu kadar hızlı "özür dileme" ya da "kınama" moduna geçmesi tamamen stratejik bir panik haliydi. Çünkü biliyor ki, Batı dünyasının desteğini ayakta tutan ana damar Hristiyan kamuoyudur. Bir caminin minaresine kurşun sıkarken veya Kuran-ı Kerim’e saldırırken gösterilen o küstah rahatlık, söz konusu bir İsa heykeli olunca yerini dizleri titreyen bir bürokrasinin telaşına bıraktı.
Batı’daki müttefiklerini kaybetme, o sarsılmaz "Hristiyan-Yahudi medeniyet dayanışması" masalının çökmesinden öyle bir korkuyorlar ki, bir askerin vandallığını kapatmak için kırk takla atıyorlar. Asıl mesele burada başlıyor. Aynı ordunun askerleri Gazze’de, Batı Şeria’da asırlık camileri yerle bir ederken, minberlerin üzerinde zafer pozları verirken neden Savunma Bakanlığı’ndan benzer bir "hassasiyet" açıklaması duymuyoruz?
- Camiler bombalandığında: "Operasyonel gereklilik" deniliyor.
- İslami semboller çiğnendiğinde: Görmezden geliniyor, hatta teşvik ediliyor.
- Sivil yerleşimler haritadan silindiğinde: "Hamas oradaydı" yalanına sığınılıyor.
Müslümanların kutsallarına saldırıldığında bunu bir "hak" veya "olağan bir durum" gibi gören zihniyet, iş Hristiyan sembollerine gelince neden aniden hukuk devletini hatırlıyor? Cevabı çok basit: Güç dengeleri ve PR kaygısı. Müslüman dünyasının tepkisini "radikalizm" etiketiyle savuşturabileceklerini biliyorlar ancak Vatikan’ın veya Avrupa’daki dindar muhafazakârların öfkesiyle baş edemeyeceklerini çok iyi anlıyorlar.
İsrail’in bu peş peşe gelen, "Biz aslında böyle değiliz" temalı açıklamaları aslında bir suçluluk psikolojisinin dışavurumu. Kendi askerinin içindeki nefreti dizginleyemeyen bir sistem, yakalandığı anda dünyayı kandırmaya çalışıyor. Hristiyan sembollerine zarar verirken suçüstü yakalanmanın verdiği o derin korku, İsrail’in aslında ne kadar kırılgan bir imaj yönetimi yaptığını da kanıtlıyor.
Bir heykelin kırılmasına gösterilen bu reaksiyon, binlerce insanın hayatına ve on binlerce Müslüman kutsalına yönelik saldırılara gösterilmediği sürece bu açıklamalar kağıt parçası olmaktan öteye gitmeyecektir. İsrail yönetimi bugün Hz. İsa heykelinin parçaları önünde eğilerek özür diliyor olabilir ama aslında o diz çöktükleri şey etik değerler değil, Batı’dan gelecek olan yardımların kesilme ihtimalidir.
O panik sadece yapılan açıklamalarla kalmadı. Heykeli kıran askere ve sıkı durun onun görüntüsünü çeken diğer askere 30'ar gün hapis cezası verdiler. Kıran ile görüntüyü çekene aynı cezanın anlamı da "Ne diye belge bırakıyorsunuz?" olmalı herhalde.
Sonuç olarak; Müslüman'ın kutsalına "operasyon" diyenlerin, Hristiyan'ın kutsalına "hata" demesi, bu ikiyüzlü tiyatronun en net perdesi. Bu korku, bir gün onları kendi yarattıkları bu nefret sarmalında boğacak.