16 yıllık Merkel dönemi geçtiğimiz hafta yapılan bıçak sırtı seçimle sona erdi. Seçime kadar anketlerde çıkan oy oranları her ay tepe taklak olsa da ortaya nispeten dengeli bir sonuç çıktı ve iş bir koalisyona kaldı.

Televizyonlarda epeyce konuşuldu. “Trafik Işığı mı” olacak yoksa “Jamaika mı?” cümlelerini duymuş olabilirsiniz. Yani ortanın biraz sağı FDP (sarı) ile Yeşillerin yeri garanti… Ancak koalisyonu Sosyal Demokratlar mı (kırmızı) yoksa Merkel’in partisi CDU mu (siyah) kuracak o tartışılıyor.

Benimse dikkatimi seçim sürecinde en çok çeken şey kıyasıya yarışan siyasetçilerin dünyadaki diğer siyasetçilerin aksine “hiçbir şey değişmeyecek” vurgusu yapmasıydı.

Siz bir seçime giriyorsanız genelde “ülke kötü, ben değiştirmeye geliyorum” dersiniz.” Trump’ın cümlelerini hatırlayın 2016’da. “Amerika’yı yine büyük yapacağım” diyordu. Ülke ona göre bir enkazdı.

Merkel öyle bir Almanya bıraktı ki, ardılları vatandaşa “büyük bir değişim” olmayacağının sözünü veriyor.

Tabii rahatsız olanlar yok değil. Nükleer enerjiye karşı olması zamanında epey eleştirilmişti. Mülteci konusunda ise bu kadar açık davranması 2015-16 yılbaşı gecesi ülkede yaşanan toplu taciz vakaları sonrası inanılmaz tepkiye maruz kalmıştı.

Merkel her şeye rağmen aklı selim siyaseti ön planda tuttu. Covid-19 sürecinde ne hastalığı yok farz eden Brezilya gibi davrandı, ne de pandemi bahanesiyle yetkilerini arttıran Avustralya gibi otoriterleşti. Bu dengeli tutumu belki de tüm dünyada en başarılı Covid-19 yönetimi olarak da görülebilirdi.

Bu denli saygı duyulan bir figürün siyaset sahnesinden çekilmesi zaten zor günler geçiren NATO’yu daha da üzecek gibi gözüküyor.

Sevilmeyen Adaylar

Bir şansları, Almanların değişim istememesi. Bir şeyi açıklığa kavuşturalım. Hiçbir aday bu seçimde pek popüler değildi. Hepsinin hakkında bir takım skandallar konuşuluyordu. CDU ve lideri Laschet devlet dairelerine dağıtılacak maskelerle ilgili rüşvet skandalına karışmıştı.

Sosyal Demokratların lideri Olaf Scholz’un adı ise milyar Euroların konuşulduğu bir vergi iadesi yolsuzluğu dosyasında geçiyordu.

Yeşillerin adayı Annalena Baerbock aralarında en “masum” olanıydı. Hakkındaki tek iddia CV’sine gerçek olmayan bilgiler koyması ve mezuniyet tezinde “intihal” yapmış olmasıydı. Baerbock’un yaşı epey gençti. Henüz önemli bir mevkide görev almamıştı. Ancak bu iddialara verdiği tepkilerin yoğunluğu Alman seçmende “baskıyı kaldıramayabilir” düşüncesi yarattı.

Alman seçmen Scholz’un davasını kafa karıştırıcı bulmuştu. Bu sayede bu skandallar furyasından en az hasar alan o oldu.   

Radikaller için can sıkıcı bir seçim

Almanya’da siyasetin iki ucunun güç kaybettiği bir seçim yaşandı. Aşırı Sağcıların partisi AfD %10’a geriledi. Aşırı sol olarak görülen sol parti “Die Linke” ise %9’dan ‘4.9’a kadar düşüş yaşadı.

Geçtiğimiz ay Alman solu içindeki bölünmeyi anlatan bir yazı yazmıştım. Yazıda Die Linke’nin eski başkanı Sahra Wagenknecht’in solun kimlik siyasetini bırakıp sınıf bilincine geri dönmesi gerektiğini söylemesi üzerine yediği linci anlatmıştım. Die Linke aslında bu kökende bir partiydi. Doğu Alman geleneğine sahipti. Dış politikada epey de radikal düşünceleri vardı.

Sınırları dışındaki tüm Alman askerleri geri dönmeliydi. NATO’dan çıkılmalıydı. Rusya ile ilişkilere ağırlık verilmeliydi.

Almanlar neo-liberal kimlik siyasetini desteklemek isteseler oylarını Yeşillere verirlerdi. Hem de bu tarz siyasetleri benimseyenlerin NATO’yu tercih edeceği aşikardı. Die Linke bu ikilemi çözemedi. Yani kültürel anlamda liberallerin seveceği siyaset üretip diğer her şeyde radikal solu tercih ettiler. Bu yüzden de başarısız oldular.

Bir ilginç mesele ise Die Linke’den kaçan bir takım oylar AfD’ye gitmiş. Yani aşırı soldan aşırı sağa kaçmış. Bu ilk bakışta anlaması zor bir durum olsa da ilk kez yaşanmıyor. ABD’li demokratların solu Bernie Sanders’ı duymuşsunuzdur. Her ön seçimde önde götürür sonra adaylık elinden zorla alınır. O da sessiz sedasız köşesine çekilirdi. 2016’da kendi seçmeninin küçük bir kısmı yine adaylık ondan çalınıp Hillary Clinton’a verilince “yansın dünya” psikolojisine girdiler ve oylarını Trump’a verdiler.

İşte benzer bir “pes etmişlik” Die Linke tabanında da söz konusu oldu. İşler Merkel altında iyi de gidince radikal gruplara ilgi azaldı.

Merkel’siz Almanya’nın Dış Politikası

Almanların dış politikasında büyük bir değişim beklenmiyor diyebilirim. İktidarı paylaşma ihtimali olan koalisyon partileri Doğu ile Batı arasında Merkel’in inşa ettiği dengeyi sürdürmeye çalışacaklardır. SDP’nin de CDU’nun da NATO yanlısı olduğunu unutmayalım. Ancak Rusya ile enerji konusunda Merkel’in Kuzey Akımı 2 ile açtığı yolda devam edeceklerine de şüphe yok.

Beni en çok endişendiren ise Merkel’in dünyadaki aktif siyasi figürler arasındaki son aklı selim siyasetçi olmasıydı. Avrupa’nın tamamında kıtaya liderlik etmesi istenen ülke Almanya yani Merkel’di. Macron ve Fransa ABD’nin uluslararası siyasette yalpaladığı bu dönemleri kendi nüfuz alanını inşa ederek geçirmişti. Merkel’in çekilmesiyle Almanya’nın popülaritesi düşük yeni yüzleri Fransa’ya daha agresif bir dış politika için fırsat tanıyabilir.

Macron Fransa’daki siyasi gücünü liberalizmi geride bırakıp daha muhafazakar politikalar izleyerek yeniden kazansa da Le Pen’in nefesini ensesinde hissetmeye devam ediyor. Fransa’nın hem devlet yapısında hem de tabanında ciddi milliyetçi rüzgarlar söz konusu. Bu dönemde Fransız milliyetçiliğine oynayan adaylar seçimde başarı elde edecekler gibi gözüküyor. İşte bu nedenle Almanya’nın Merkel sonrası ne kadar güçlü durduğu Avrupa’nın yakın gelecekteki siyasi tutumları hakkında da bize ipuçları verecektir. Haftaya başka bir yazıda görüşmek dileğiyle, iyi hafta sonları efendim.