Aydınlığın karanlıkla boğulduğu gün: 4 Aralık 1945 Tan Baskını

1945 yılında Tan’ın başına gelen sonraki yıllarda yaşanacakların başlangıcı gibidir. Bombalanan, basılan gazeteler, sesi kısılan, sansürlenen basın, hapse atılan, işsiz bırakılan, katledilen gazeteciler…

4 Aralık 1945’te ülkemizin ve basın tarihimizin kara günlerinden biri yaşandı. Tan Gazetesi’nin Cağaloğlu’ndaki Ofisi ve matbaası binlerce kişi tarafından talan edildi.

Saldırıya bakarak ülkemizde yönetenler açısından sol düşmanlığının, antikomünizmin 1945 sonrası ortaya çıkmadığını, egemenler açısından ne kadar köklü bir siyaset olduğunu anlayabiliriz. Bununla birlikte olayların gelişimine ve aktörlerine bakarak siyasal ortamın 1945’li yıllarda nasıl kaygan bir zemine sahip olduğunu görebiliriz.

Tek parti iktidarı CHP’nin antikomünist histeriyle hareket etmesi, partiden kopan Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü gibi isimlerin “komünistlerle işbirliği yapmakla” suçlanması ve aynı dergide Aziz Nesin, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar, Sabiha Sertel gibi isimlerle birlikte yazması nasıl bir siyasi atmosferde mümkün oldu? Tan Baskını nasıl gerçekleşti?

ALMAN DESTEKÇİLİĞİNDEN ALMANYA’YA SAVAŞ AÇMAYA

Türkiye 2. Dünya Savaşı’na katılmadı ama Almanya’nın kazanmasını istediğini açıkça gösteriyordu. Özellikle basın bu konuda fazlasıyla heveskârdı, dönemin Cumhuriyet Gazetesi manşetlerine göz atınca vaziyeti somut olarak görüyoruz. Bu dönem Türk ırkçılığının resmi olanakları rahatça kullandığı bir dönemdir.

Savaşın Sovyetler lehine dönmeye başlamasıyla ülkemizdeki hava da değişiyordu. Hitler’e dönük destek yerini karşıtlığa bırakıyor, ırkçılara gösterilen müsamaha açısından resmi ideoloji sınırlarını daraltıyordu. 

İkinci Dünya Savaşı’nın bitişiyle faşizmin yenilgisi resmileşti. Şubat 1945’teki Yalta Konferansıyla bir anlaşma sağlanmış gibi görünse de esasında olan Soğuk Savaş’ın başlamasıydı. ABD’nin başını çektiği emperyalist kapitalist kamp Sovyetleri hızlı bir şekilde baş düşman ilan etti.

Aslında savaş 1945’e gelindiğinde bitmişti ama Türkiye aynı günlerde Japonya ve Almanya’ya savaş ilan ederek “tarafını” belli ediyordu.  Bu ilandan kısa süre sonra ise Ankara’nın beklemediği bir gelişme yaşandı. Mart ayında Sovyetler, Türkiye’yle 1925 yılında imzalanan Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşmasının süresinin dolduğunu bildiriyordu. Sovyetler 1941’de Almanya’yla imzalanan Dostluk Paktı’ndan rahatsızdılar ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin kendi güvenliklerini sağlamadığını düşünüyorlardı.  Ayrıca büyükelçiler arasındaki görüşmelerde Sovyet tarafı Gürcistan ve Ermenistan’ın tarihi olarak kendilerine ait olduğunun söyledikleri toprakların Türkiye’de kalmasından çok memnun olmadıklarını ifade etmişti. Bu başlıklar “toprak talebi”, “boğazlar krizi” olarak tercüme edilip Sovyetlerin ülkemizi tehdit ettiği biçiminde propaganda edilmeye başlandı. Bu tehlikenin çaresi ise batıyla bütünleşmek, ABD yörüngesine girmekti.

FAŞİZMİN KARŞISINDA DURAN, DEMOKRASİ İÇİN MÜCADELE KALEMLER

İkinci Dünya Savaşı yılları boyunca basında aykırı bir ses olarak Tan Gazetesi faşizme karşı demokrasiyi savunuyor, Sovyetlerle ilişkilerin iyileştirilmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyordu.

1926’da yayınlanmaya başlayan Milliyet 1935’te Tan adını almış, bu tarihten sonra gazetenin yazarları Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel gazetenin yönetiminin de sorumluluğunu almışlardı. Sertellerin ve Tan’ın savaşın başından sonuna kadar faşizme karşı net bir tutumları vardır. Aynı zamanda iktidara eleştiriden geri durmazlar. Yükselen ırkçılığı teşhir ederler, insan haklarını ve eşitliği savunurlar. Bu yazılardan ve polemiklerden kaynaklı Sabiha hanıma Basın-Yayın Müdürlüğünce iki ay yazı yazmama cezası verilir. Irkçıların bu dönem rahatça hareket edebilmelerinin nedenini ise Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun Meclis kürsüsünden söylediği sözler açıklamaktadır. Saraçoğlu, ırkçılığa karşı çıkarak milliyetçiliğin antiemperyalist yönüne vurgu yapan Sabiha Sertel’i “Türk Milliyetçiliği pasif bir milliyetçilik değildir.” diyerek yerer.

1945 sonrası bilindiği gibi çok partili hayata geçilmeye çalışıldığı bir dönemdir. Celal Bayar, Adnan Menderes, Tevfik Rüştü Aras gibi CHP’li isimler muhalif bir parti kurma hazırlığındadır.   Serteller çok partili hayata geçilmesini demokrasinin temel meselelerinden biri olarak görürler. DP’yi kuracak isimlerin, Sertellerin, sosyalistlerin ortaklaştığı ve çok kısa bir dönem sürecek belki de tek payda budur. Tan’ı kuracakları partinin yayın organı haline getirmek için de çabalarlar fakat Serteller bunu kabul etmezler. Demokrasi ekseninde yan yana hareket etmeyi uygun görürler. Bu dönemde yaptıkları görüşmelerde Bayar ve Menderes’in demokrasinin temel meselelerine dair gayet olumlu bir söylem kullandıklarını okuyoruz. Bu taktiğin bir benzerinin AKP tarafından iktidara geliş sürecinde takınıldığını biliyoruz.

Tan Gazetesi kendi ilkeleriyle yoluna devam edecektir ama siyaset ve fikir alanına yeni bir soluk getirmek amacıyla yeni bir dergi çıkarma kararı alınır.

24 Kasım 1945’te ilk sayısı çıkan, demokrasi cephesini temsil etmesi amaçlanan “Görüşler” dergisinin yazar kadrosu ilgi çekicidir:  Sabiha Sertel, Behice Boran, Celal Bayar, Fuat Köprülü, Adnan Menderes, Aziz Nesin, Mehmet Ali Aybar, Sabahattin Ali… Derginin kapağında bir el siyah bir perdeyi aralıyordur ve perdenin arkasındaki faşistler korkudan titremektedir. 1945 yılında bir derginin elli beş bin satması basın yayın tarihi açısından muazzam bir olaydır. 

Tek parti iktidarı böyle bir hamleyi en başından akamete uğratmak için ülkemizde geleneksel olarak devreye sokulan yöntemlere başvurur. Antikomünizm yönetenlerin biricik silahıdır. Bayar, Menderes, Çakmak gibi sağcılıkla müsemma şahsiyetler komünistlerle işbirliği yapmakla suçlanırlar. Bu isimlerin sosyalistlerle birlikte anılmasına sağdan da itirazlar geliyordur. Vatan Gazetesi sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman “bizim onlarla bir alakamız yok” yazar. Ayrıca gazete  “G” harfini orağa benzetir. Cumhuriyet ise bir adım öteye giderek “ya bunun çekici nerede” yazar. Linçe çağıran yazı ise 3 Aralık’ta Tanin yazarı Hüseyin Cahit Yalçın’dan gelir. Başlığını Namık Kemal’den esinlenerek "Kalkın Ey Ehli Vatan" diye koyduğu yazıda, dergiye ve özellikle de Sertel’in yazısına saldırmaktadır. Yazının sonunda ise hedefi işaret eder: "Bunları susturmak için cevap vermek hükümete düşmez. Söz, eli kalem tutan gazetecilerin ve hür vatandaşlarındır." “Hür vatandaşlar” işareti alır…

DEVLET GÖZETİMİNDE MATBAA YAĞMASI

Saldırının yaşanacağı ayan beyan ortadadır. 4 Aralık sabahı Gazetenin ortaklarından ve neşriyat müdürü Halil Lütfü Dördüncü Vali Lütfi Kırdar’ı arar, “yürüyüş yapacaklarmış, bizim matbaaya geleceklermiş” der. Vali Kırdar “Haberimiz vardır, tedbir alınmıştır” buyurur. Benzer konuşmalar Zekeriya Sertel’le vali arasında da yapılır. Saldırılar o kadar göstere göstere yapılır ki Serteller can güvenliklerini korumak için Cağaloğlu’na gitmezler.

Beyazıt Meydanı’nda toplanan öğrenciler “Kahrolsun Komünizm”, “Kahrolsun Serteller” sloganlarıyla yürüyüşe geçerler. Hukuk Fakültesi amfileri boşaltılmıştır, Teknik Üniversiteden de kalabalık bir öğrenci topluluğu Beyazıt’tadır.

Binlerce kişi iki koldan Cağaloğlu’ndaki Tan Matbaası önüne gelir. Yolda “Vakit Yurdu” gazetesinin penceresinden bakan Necip Fazıl Kısakürek lehine sloganlar yükselir, Kısakürek kalabalığı selamlar. Bütün çalışanlar oradan ayrılmışlar, kepenkleri kapatmışlardır. Bina taşlanmaya başlanır, kapıları kırılır, içeriye giren saldırganlar yönetim bölümünü, baskı makinalarını parçalar, gazete kâğıtları, bobinler sokağa atılır. Emniyet mensupları seyretmekte, bazı emniyet mensupları bizzat saldırıya ortak olmaktadır. İşsiz güçsüz pek çok insan, bazı hamallar da saldırgan güruhun içindedir.

O gün için en yüksek teknik donanıma sahip matbaa yerle bir edildikten sonra saldırganlar Beyoğlu'na doğru hareket eder. Rus Konsolosluğuna yönelirler, burada emniyet güçleri tarafından engellenirler. Ancak Sabahattin Ali ve Cami Baykurt’un sahibi olduğu La Turquie, Yeni Dünya ve solcu kitaplar da satan ABC ile Berrak kitabevlerine dönük saldırıları engellemeye lüzum görmezler.

Saldırganlar Beyoğlu’ndan sonra tekrar Tan’a yönelir, matbaaya bayrak ve Atatürk posteri asarlar. Bir kısmı Serteller’in Moda’daki evine doğru yönelir ama yazılanlara göre vali talimatıyla vapurlar Adalar’a yönlendirilir.

O GÜN YAN YANA OLANLAR

Orhan Birgit, İlhan Selçuk, Süleyman Demirel, Turgut Özal gibi isimlerin Tan Baskını'nda adlarının yan yana yazılması dönemin kaygan siyasal zeminini göstermesi açısından önemlidir. Ama yalnızca bu değil, antikomünist histeri 1945 sonrası Siyasal İslam ve sivil faşist hareketle birlikte konuşulsa da 1945 öncesi tek parti döneminin de resmi siyasetidir. CHP’nin konumu 60’lı yıllarda “ortanın solu” olarak değişecektir.

Saldırıdan sonra Menderes, Bayar, Köprülü gibi DP kurucuları seslerini çıkartmazlar ve dergiyle alakalarının olmadığını söylerler. Çok partili hayata geçişi demokrasi için değil hedefledikleri siyasi amaç için savunmaktadırlar. İktidara geldikten sonra neler yaptıkları ise tarihsel gerçek olarak ortada.

Çok partili hayatta sola yer yoktur; Siyasal alanda, basında, üniversitelerde sosyalistlere dönük baskı ve antikomünist siyaset aralıksız sürer.

Tan Matbaası saldırısı sonraki yıllarda tertiplenecek 6-7 Eylül için de deneyim olmuştur. 6-7 Eylül’le benzeyen trajik hadiseler de yaşanmıştır. Mesela o gün Karaköy’deki Tan Mezecisi'nin sahibi saldırıya uğramak korkusuyla tabelasındaki “T” harfini “C” yapar ve Can Şarküteri oluverir.

6-7 Eylül demişken, bu pogroma dair Emekli Tuğgeneral Sabri Yirmibeşoğlu “6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı.” diyordu. Peki, Tan Matbaası baskını daha kurumsal olarak ortada Özel Harp Dairesi olmasa bile daha sonra bu yapılanmaya evrilecek olan gayrı resmi devlet mekanizmasına işaret etmez mi? Olay bir gazete yazısıyla galeyana gelen gençlerin çıkardığı hadise midir? Rus Konsolosluğuna saldırılmasını engelleyen güvenlik güçlerinin matbaaya, kitapevlerine olan saldırıları kolayca engelleyebileceği açık değil mi? Hep vurguladığımız kural Tan Matbaası saldırıları için de geçerlidir: Ülkemizde kontrgerillanın parmağı olmayan bir saldırı, katliam, linç yoktur.

SERTELLERE DÖNÜK BİTMEYEN BASKI

O günkü kalabalığın sayısına dair on-on beş bin kişiden bahsediliyor ama saldırılardan sonra yalnızca sekiz kişi gözaltına alınmıştır. Bu saldırıyla ilgili hakkında dava açılan da olmaz.

Yargılananlar vardır ama gelin görün ki bunlar saldırganlar değil saldırıya uğrayanlardır. Serteller saldırının üstünden bir aydan fazla zaman geçtikten sonra tutuklanırlar ve yargılandılar. Serbest kaldıklarında yargı sürecini ve dava dosyasını bütün belgeleriyle “Davamız ve Müdafaamız” adlı kitapçıkta yayınlarlar.

Ellerinden yazma imkânları alınmıştır ve 1950’lerde artan baskı ve davalar nedeniyle ülkelerinden göç ederler. Sabiha Sertel çok istemesine rağmen bir daha ülkeye dönemez. Sürgün yıllarını geçirdiği Paris, Budapeşte, Viyana, Moskova ve Bakü’de TKP içinde önemli görevler üstlenir, Bizim Radyo’nun Türkçe servisinde çalışır. 1968’de Bakü’de, sürgünde hayata gözlerini yumar.

Yurtdışında Nazım Hikmet’le birçok zaman yan yanadırlar. Eşi gibi Zekeriya Sertel de çeşitli görevler üstlenir. Eşinin ölümü üzerine Paris’e yerleşir, 1977 yılında ülkeye dönebilir. Gazetelerde yazılar yazar ve hayatının son yılları Paris-İstanbul arasında geçer. O da 1980 yılında hayatını kaybeder.

1945 yılında Tan’ın başına gelen sonraki yıllarda yaşanacakların başlangıcı gibidir. Bombalanan, basılan gazeteler, sesi kısılan, sansürlenen basın, hapse atılan, işsiz bırakılan, katledilen gazeteciler…

Ama gelin bu yazıyı böyle bitirmeyelim... Gazetecilik tarihimiz açısından çok önemli iki ismi Sabiha ve Zekeriya Sertel’i saygıyla analım ve Nazım Hikmet’in 4 Aralık 45’te olanlara karşı, saldırıdan 2 gün sonra kaleme aldığı şiirini okuyalım. Hürriyeti kazanacağımız günlere olan umutla…

6 Aralık 1945

Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,

akar suyun,

meyve çağında ağacın,

serpilip gelişen hayatın düşmanı.

Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına:

- çürüyen diş, dökülen et -,

bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.

Ve elbette ki, sevgilim, elbet,

dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,

dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla

bu güzelim memlekette hürriyet...