27 Mart Dünya Tiyatro Günü…(“Bir Tiyatro Açan 100 Zindan Kapatır”)

27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nde! Kişiyi bağımsız, izleyeni bağımlı yapan ve mucizeler yaratan bu sanat dalının ulusal, evrensel tüm ustalarına selam olsun! 27 Mart Dünya Tiyatro Günümüz kutlu olsun!

Neşe Doster Yazar nesedoster@yahoo.com

Başlık Türk Tiyatrosuna bir ömür ve gönül veren büyük usta Muhsin Ertuğrul’a ait… Muhsin Bey, günümüzde geçerli olmasa da kültür ve sanatın nelere kadir olduğuna dair en eski ve geçerli sözü söylemiş, en geçerli yanıtı vermiş. Bu evrensel sözü başlığa çektim ki bizi yönetenlere, yönetmeye talip olanlara ve bazı gençlere esin olsun, umut olsun, ışık olsun…

Zorunlu not: Üniversitede 4 yıl eğitimini almış, yıllardır MSM’de eğitimini veren bir “Tiyatro Tarihi” hocası olarak 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’ne ilişkin anlatacaklarım, paylaşacaklarım ve söyleyeceklerim var! Uzun bir yazı olacak, sanata ve emeğe saygı adına sabırla okumanızı rica edebilir miyim? Şimdi sözcükleri seçerek, süzerek, konuyu da özetleyerek ilerlersem!

Ne baharın gelişi, ne mevsim normallerinin üstünde parlayan güneş içimizdeki kasveti dağıtmaya yetmiyor. İçimizle dışımız arasında derin bir yarık açılmış gibi, fay hatları kırılmış gibi. Dış dünyayla iç dünyamız arasında uçurumlar oluşmuş gibi. Kapanmıyor- kapatamıyoruz bir türlü...

Halimiz mecalimiz yok çaptan düştük. Canımız sıkılıyor, çabuk öfkeleniyor, enerjimizi toplayamıyoruz. Dertler yumak yumak. Biz içimize atıyoruz, bizi yönetenler bize. Deprem, sel, ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetleri, rayına bir türlü giremeyen siyasi ortam, hızına yetişilmeyen zamlar vb. daha ne olsun dedirtecek kadar sorun var tepemizde…

Hal böyle iken! Bir sanatsever, bir tiyatro tarihi hocası olarak genelde ülkemizin, özelde sanatsal ortamın geldiği yere içimin ne denli acıdığını yazmama gerek var mı bilmiyorum! Ama her şeye rağmen ağzını dahi açmayan yetkililerin bu suskunluğunu yazmama gerek var sanırım!

Sanata emek veren, sanata arka çıkan, sanat için bir ömür harcayanların neler hissettiğini yazmama gerek var mı bilmiyorum! Ama sanatseverlerin sanata destek vereceklerine olan inancımı ve beklentimi yazmaya gerek var sanırım!

Ülkemizdeki Bölge Tiyatrolarının fikir babası Muhsin Ertuğrul 27 Mart 1978 Dünya Tiyatrolar Günü’nde şöyle der: “Tiyatro üçüz doğmuş bir sanat koludur. Yazar, oyuncu, seyirci üçlü bir sacayağıdır. Birbirini tamamlar. Bunlar birbirinden ayrılırsa ortada tiyatro kalmaz. Tiyatro sorunları sahnede sergiler, bu sorunları düşünmek, gerekirse çözmek seyircinin işidir. Çünkü tiyatro, toplumsal bir sanattır.”

Yıllar önce Victor Hugo; “Bir okul açan bir hapishane kapatır” demişti. Muhsin Ertuğrul; “Bir tiyatro açan yüz zindan kapatır. Yarın kıyamet kopacağını bilsem, öleceğimi bilsem bugün bir tiyatro daha açarım!” diyerek bu sözü daha da ileri götürdü.

Şimdi sanata verdiği değerle, sanatçıya saygısıyla Atatürk’e dönme zamanıdır.

Şimdi Atatürklü yıllara, 1930’lara, sanatsal belleğimize kazınanlara uzanarak anılar tutamından örnekler verip, klasik müziğin, tiyatro, opera, bale, resim, heykel ve mimarlığın, daha doğrusu tüm çağdaş sanatların toplumun can damarları olduğu döneme bakma zamanıdır…

Şimdi Gazi’nin; “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” sözünü bir kez daha hatırlama zamanıdır…

Şimdi Gazi Mustafa Kemal’in; “Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir! Sözünü dağa taşa kazıma zamanıdır…

Şimdi Büyük Atatürk’ün 1923’te söylediği: “Türkler, bütün medeni milletlerin dostudur. Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir. Bir milletin gelişmesi için medeniyete iştirak etmesi lazımdır. Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona kayıtsız olanları yakar, mahveder.” Sözünü unutmama zamanıdır…

Şimdi Büyük Önderin: “Müzik yaşamın bir parçası değil, kendisidir. Çünkü hayat müziktir.” Açıklamasını kulağa küpe etme zamanıdır…

Şimdi büyük kurucunun: “Efendiler! Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiniz. Fakat sanatkâr olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim.” Sözünü ezber etme zamanıdır…

Sonra da gözden kaçan bir şeylerin olduğunu; iktidarların gelip geçici, nitelikli sanatın- müziğin- şiirin her daim kalıcı olduğunu, baskı ve sansürün yaratıcılık karşısında er geç yenileceği gerçeğini unutmama zamanıdır…

Özetle sanatsal belleğimize ve eskilere giderek, anılar tutamından örnekler verme ve ustalara uzanma zamanıdır...

Şimdi Cevat Fehmi Başkut’un; “Atatürk’ün arkada bıraktıkları, bizi mesut, müreffeh, medeni ve büyük bir millet yapacak bir servetti. Biz ona yenilmesi hoş bir miras gözüyle baktık ve tam bir mirasyedi gibi davrandık. Öylesine bir miras yedi olduk ki, gün oldu bir tek seçim sonucuna bir devrim bağışladık. Ne kadar da çok şey bırakmış ki, yiyoruz, yiyoruz yine de bitiremiyoruz.” Sözünü belleme zamanıdır…

Şimdi Haldun Dormen’in; 50. sanat yılını kutlarken salonu dolduranlara söylediği: “Biz bu gece sanatçılar olarak kadınlı erkekli gurur içinde, başımız dik alkışlanıyorsak, bunun nedeni yeteneğimiz, çalışmamız, disiplinimiz değil, bir tek kişinin çağdaş görüşü, ileri düşünceleri ve tartışılmaz dehası yüzündendir. Ben bu başarımı ve geldiğim yeri çalışmama, gayretime, yeteneğime değil, bir tek insanın çağdaş görüşüne, ileri fikirlerine, tartışılmaz dehasına borçluyum.” Sözünü ezber etme zamanıdır…

Şimdi Ayşen Gruda’nın; “Ben tiyatro sahnesine çıkıyorsam, sizler de beni izliyorsanız Atatürk bize Cumhuriyeti armağan ettiği içindir. Âlemin kadınları bisiklete bindiği için bayram ediyor. Biz istediğimiz zaman bisiklete, arabaya biniyoruz. Cumhuriyete ve Atatürk’e sımsıkı yapışın!” sözlerini hepimizin hele de biz kadınların kulağımıza küpe etme zamanıdır…

Şimdi İbn-i Sina’nın; “İlim ve sanat iltifat görmediği ülkeyi terk eder” sözünü ülkeyi yönetenlere ve yönetmeyi düşünenlere bir kez daha hatırlatma zamanıdır…

Şimdi “Sanatı görmezden gelinen ülkelerin yüreği işgal altındadır.” Sözünü dağa taşa kazıma zamanıdır…

Şimdi Alman düşünürün; “Fırında karnımızı, tiyatroda beynimizi doyururuz.” Sözünü başucumuza asma zamanıdır…

Şimdi Darwin’in; “Bilim ve sanat bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olurlar, tavuk olan toplumlar önlerine atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarını alındığının farkında bile olmazlar.” Sözünü hele de bugünlerde unutmama zamanıdır…

Şimdi Bernard Shaw’un; “Sanat var olmasaydı, gerçeğin kabalığı dünyayı katlanılmaz kılardı.” Sözünü iyi okuma zamanıdır…

Şimdi Türk Tiyatrosunun Türk toplumunun gelişiminde çok önemli bir yeri ve rolü olduğunu, yazarıyla- oyuncusuyla- mekânıyla tarihi kimliği de olan bir kurum olduğu gerçeğini akıldan çıkarmama zamanıdır…

Şimdi Direkler arasından Şehzadebaşı’na, Darülbedayiden Şehir tiyatrolarına, devlet tiyatrolarından özel tiyatrolara kadar bu kültürü taşıyan, Musahipzade Celal’den İbnürrefik Ahmet Nuri’ye, Burhanettin Tepsi’den, Cevat Fehmi’ye, Haldun Taner’den, Orhan Asena’ya, Ahmet Kutsi’den Necati Cumalı’ya bu sahneyi aydınlatanları vefa galerisinin en üst sıralarına yerleştirme zamanıdır…

Şimdi Afife Jale’den Bedia Muvahhit’e, Selim Naşit’ten İsmail Dümbüllü’ye, Vasfi Rıza’dan Muammer Karaca’ya kadar pek çok sanatçıyla başlayıp Yıldız Kenter’den, Gülriz Sururi’ye, Levent Kırca’dan Zihni Göktay’a, Ali Poyrazoğlu’dan, Ferhan Şensoy’a, Genco Erkal’dan Müjdat Gezen’e uzanan bu zorlu yolda tiyatronun vazgeçilmez varlığını sürdürenleri baş tacı etme zamanıdır…

Uzun yazının kısa özeti nedir derseniz!

Tiyatro toplumun pek çok ruh halini sahneye taşıyan sanat dalıdır. Üzüntü, çelişki, isyan, aşk, ayrılık, keder, ölüm, savaş vb. O nedenle yorucu, meşakkatli, çileli ve acılarla doludur sahne hayatı. Bu nedenledir ki; ülkemizde tiyatro yazmak, oynamak, yapmak her şeyden önce bir yürek işidir. Tiyatro toplumsal bir gösteri dalı olduğundan koşullar gerektirdiğinde isyanı, başkaldırıyı da sahneye taşır.

Dolayısıyla; Tiyatro sanatçılarımız ve bu dala gönül verenler! Özlemimizdir, övünç madalyalarımızdır. O nedenledir ki sanat bayrağını yükselten sanatçılar gidince sadece insanlığa değil, notalara, renklere, kâğıda, kaleme, sahnelere, perdeye, koltuklara da başsağlığı dilemek gerekir. Yat borusu değil, kalk borusu üfleyen, sarsan, dürtükleyen, uyaran, uyandıran sanatçılara sahip çıkmak sadece ülkeler adına değil, dünya adına da borçtur. Çünkü onlar sayesinde hem dünya bizi tanır, hem biz kendimizi dünyaya tanıtırız…

Hele de! Sanat ve kültürün horlandığı “tehlikeli, sakıncalı, belalı” bulunduğu, özgür ve eleştirel düşünen yazarların yok sayıldığı, cehaletin yüceltildiği ülkelerde sanata ilgi duyanların varlığı çok değerlidir, gün ve gelecek adına çok önemlidir, çok kıymetlidir.

27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nde! Kişiyi bağımsız, izleyeni bağımlı yapan ve mucizeler yaratan bu sanat dalının ulusal, evrensel tüm ustalarına selam olsun! 27 Mart Dünya Tiyatro Günümüz kutlu olsun!

Tüm yazılarını göster