Meclis Başkanı Mustafa Şentop'tan dikkat çeken açıklamalar: 'Fezlekelerden rahatsızım'

Abone ol

TBMM Başkanı Mustafa Şentop, gündeme ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Şentop, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın adaylığı tartışması, Meclis'e gelen fezlekeler ve erken seçim iddiaları üzerine konuştu.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Mustafa Şentop, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olmasına yönelik tartışmalar üzerine dikkat çeken açıklamalarda bulundu.

Türkiye gazetesinden Akif Bülbül’e konuşan Şentop, "Tayyip Erdoğan iki defa seçildi’ dediğinizde hukukçu olarak ‘hangi kanuna göre iki defa seçildi’ diye sorarım. İki farklı kanun maddesine göre birer defa seçilmiş" diye belirtti.

AB’nin Türkiye konusunda gerçeklikten kopuk olduğuna dikkat çeken Mustafa Şentop, “Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum kesiminin AB’yi avucunun içinde oynattığını” öne sürdü.

FEZLEKELERDEN RAHATSIZ OLDUĞUNU SÖYLEDİ

Şentop ayrıca, Meclis’e gelen milletvekilleri hakkındaki dokunulmazlıkların kaldırılması ve yargılanmalarının önünün açılması için gelen fezlekelerin sayısının fazlalığından rahatsız olduğunu ifade etti.

Şentop’un açıklamaları şöyle:

Avrupa Birliği’nin (AB), Türkiye’ye yönelik yaklaşımının ön yargılı olduğunu biliyoruz. Türkiye AB’ye 1959 yılında başvurmuş, o tarihten bu yana hala Türkiye’nin üyelik başvurusu söz konusu. Bu konuda kayda değer ciddi bir gelişme de yok. AB’nin stratejik olarak düşündüğümüzde Türkiye’den vazgeçebilmesi mümkün değil. Çünkü Türkiye hem bulunduğu coğrafya itibariyle, hem nüfusu itibariyle hem özellikle Asya ve Avrupa’nın bağlantısını sağlaması sebebiyle AB’nin vazgeçemeyeceği önemde ve büyüklükte bir ülke. Fakat AB’nin Türkiye’yi aynı sebeplerle muhtemelen gücü ve büyüklüğüne dayanarak birliğe davet etmekten çekindiğini görüyoruz. Bu konuda samimi bir değerlendirme görüş istiyoruz. Bunun bir ortası yok. Türkiye ya üye olacak ya da olmayacak. Bunun ortada üyelik, müzakere süreci bağlamında tutmak doğru değil. Bir karar vermeleri lazım. Aslında bir de AB ile ilgili bir değerlendirmeye ihtiyaç var.

AB STRATEJİK KARARLAR VERMEKTE BAŞARISIZ

AB esasen ikinci dünya savaşı sonrasında özellikle Almanya’yı dengeleyebilmek için oluşturulmuş ve Avrupa ülkeleri ile Almanya arasında ekonomik ilişkilerin çok sıkı bir şekilde kurulmasının AB’de barışı sağlayacağını düşünmüşler. Ancak İngiltere’nin AB’den ayrılmasıyla beraber aslında AB’nin bu siyasi boyutu büyük bir tahribata uğradı. Ortada ne kaldı; Almanya, Fransa bağlamında bazı ülkeler. Yani AB, Almanya’nın eksiğini kapatmaya çalıştığı, ekonomik olarak finanse etmeye çalıştığı bir yapıya dönüştü. Bir siyasi boyutu kalmadı. Zaman zaman Fransa’nın dile getirdiği AB’ye bağlı bir askeri yapı öneri de rağbet görmedi. Bazı ülkelerin işine gelmiyor. Nitekim AB bu tür noktalarda başarılı sınavlar verememiştir.

Bosna Hersek’te AB barış gücü olarak göndermiş oldukları askerler orada barışı sağlayamadıkları gibi tam aksine büyük bir soykırımının gözlerinin önünde cereyan etmesine göz yummuşlardır. Çok büyük bir başarısızlık. Aynı şey Ukrayna konusunda da yaşandı. AB stratejik kararlar vermekte başarısız. Güney Kıbrıs’taki Rum toplumunu AB üyesi yapmak stratejik bir karar değildir ama Ukrayna ile ilgili karar vermek stratejik karardır. Bunu veremedi, yıllardır veremedi. NATO ile ilgili tartışma ayrı ama AB ekonomik bir topluluk sonuç itibariyle. Moldova ile ilgili yeni alınan kararlar bizdeki tabirle bad-el harab-ül Basra. Yine aynı şekilde AB’nin balkan ülkeleriyle ilgili kararlarında da sıkıntılar var. Balkan ülkeleri uzun yıllardır, AB’ye dahil olmayı bekliyor. Balkanların istikrarı açısından da önemli. Biz de bunu destekliyoruz. Üye falan değiliz ama destekliyoruz. Çünkü ekonomik anlamda bir entegrasyonun Balkanlar’da barışı ve istikrarı sağlayacağını düşünüyoruz. AB bu konuda da karar veremiyor uzun zamandır. Dolayısıyla AB’nin stratejik kararlar veremediğini, İngiltere’nin de ayrılmasıyla beraber de siyasi boyutunun ciddi ölçüde zayıfladığını ifade etmek gerekir. Amerika’nın kredilendirdiği bir yapıya dönüşmüş.

TÜRKİYE KONUSUNDA GERÇEKLİKTEN KOPUKLAR

AB’nin Türkiye ile ilgili yapmış olduğu değerlendirmeler her zaman gerçeklikten kopuk. Bir örnek olarak şunu söyleyeyim; AB ile Doğu Akdeniz’in ilgisi sadece orada Kıbrıs’ın Güneyinde bir Rum toplumunun varlığından ibaret. Yunanistan bir Doğu Akdeniz ülkesi değil. AB üyesi ülkesinin siyasetçileri böyle bir Akdeniz haritası koyarlarsa karşılarına baksınlar Yunanistan nerede duruyor diye. Yunanistan en fazla Orta Akdeniz sayılabilir. Doğu Akdeniz’le Yunanistan’ın hiçbir alakası yok. Doğu Akdeniz’le en büyük sınırı olan ülke Türkiye’dir. Başka Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, Libya bunlar Doğu Akdeniz’e sınırı olan ülkeler. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’le ilgili AB’nin bir karar vermesini icap edecek hiçbir durum yok. Sadece siyasi magazin olabilir söyledikleri. Siyasi gerçeklikten, coğrafi gerçeklikten kopuk bir değerlendirme. Türkiye ile Yunanistan arasındaki meselelerde de değerlendirmelerini neye dayanarak yapıyorlar? Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkileri düzenleyen anlaşmalar var. Başka konuları da düzenleyen Lozan Anlaşması gibi çok önemli ve çok taraflı bir anlaşma söz konusu. AB’nin, Yunanistan’ın yapmış olduğu insan hakları ihlallerine karşı özellikle Batı Trakya’da bugüne kadar hiçbir sözünü duymadık. Lozan Anlaşmasına aykırılıklar var. Onu bir kenara bırakın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırılıklar var. Bunu biz söylemiyoruz. Avrupa İnsan Hakları bunu tespit etmiş. Onun üzerinde ihlal kararları var ama buna dair AB’den tek bir kelime yok. Sadece Batı Trakya’daki Türklere de değil Yunanistan bütün azınlıklara karşı aynı şekilde.

Tam bir asimilasyon, zulüm, hukuksuzluk politikaları izliyor. Onun dışında gözlerine batacak kadar göçmenlerle ilgili sorunları var. Geri itme bağlamındaki sorunları var. Aşağı yukarı 20. ve 21.yy tarihinin en zalimane uygulamalarını göçmenlere karşı Yunanistan yapıyor. Yüzme bilmeyenin ellerini bağlayıp denize atmak ne demek? Bunlar insanlık dışı. AB’nin bunlara dair var mı bir şeyi? Yok. Gerçeklikten koptuğu için bunu söylüyorum. Tapuya giden yaşlı insanlara önce ‘Bugünün tarihi nedir?’ diye sorarız. Sebebi gerçeklikle ilgisi var mı yok mu diye. Gerçeklikle ilgisi yoksa hukuki ehliyeti de yoktur. Bu şekilde devletler de tarihi, coğrafi, hukuki gerçekliklerden koparlarsa bu değerlendirmeler zaman içerisinde artık bir siyasi ehliyet sorununa dönüşür. Uluslararası siyaset alanında AB’nin siyasi ehliyeti tartışılmaya başlanır. Bunun için önemli. Türkiye açısından bir sorunu yok. Biz buna alışığız.

TÜRKİYE’NİN ALTERNATİFİ ÇOK

Türkiye AB’ye üye bile olsa sadece AB’ye mahkum bir ülke değil. Alternatifleri çok. Bir tarafında denizler, bir tarafında bütün Afrika bir tarafında koskoca Asya var. Büyük devletler nüfuslar, Türk devletleri, İslam ülkeleri var, Uzak Doğu’yla münasebetleri var. Dolayısıyla Türkiye’nin bu tür uluslararası birlik oluşturma konusunda AB dışında çok seçenekleri bulunuyor. Bu seçeneklerin hepsini kullanmaya da mecbur Türkiye. Diğerlerini kapatıp da bütünüyle kendini AB’ye endekslemek durumunda kalamaz. Üyelik başvurumuz var, onların ne yapacaklarını bekliyoruz. AB eski AB değil, Türkiye de artık eski Türkiye değil. Çünkü dünya artık eski dünya değil.

ESAMESİ OLMAYAN İKİ ÜLKE AB’Yİ AVUCUNDA OYNATIYOR

Yunanistan’ı desteklemeleri tamamen acziyetten kaynaklanır. AB eğer bir stratejik perspektife sahip olsa; AB’nin finanse eden ekonomik olarak büyük ülkeler kendilerini Güney Kıbrıs Rum Kesimi gibi Türkiye’ye düşmanlıktan başka hiçbir derdi olmayan, hiçbir dünya meselesi olmayan bir ülke ile veya yalnızca Türkiye düşmanlığıyla iç politika yaparak vatandaşlarını bir arada tutan ve kendi ulusal birliğini ancak Türkiye düşmanlığı üzerinden kurmaya çalışan Yunanistan gibi bir ülkenin gözlüğüyle Türkiye’ye bakmaz. AB kendisini, Kıbrıs’ın güneyindeki Rumlara ve Yunanistan’ın kaprislerine mahkum etmiş. Dünyada esamesi okunmayan iki ülke, AB gibi büyük bir mekanizmayı avucunda oynatıyor. Bunu ben bir acziyet olarak görüyorum.

ERKEN SEÇİM TARTIŞMALARIYLA TABANLARINI MOTİVE ETMEYE ÇALIŞIYORLAR

Ben artık erken seçimden bahsedenlerin de erken seçimden söz etmemeye başladıklarını görüyorum. Sayıları azaldı biraz çünkü işin bir rasyonelitesi var. Seçimlere bir seneden az bir süre kaldı. Dolayısıyla artık bunu söyleyenler açısından da rasyonelliği kalmadı zannediyorum Bir kısmının da fikir değiştirdiğini görüyoruz. Türkiye’nin en çok şikayetçi olduğu konulardan birisi sık sık seçim yapılmasıydı. Geriye dönüp baktığımızda 2002’den öncesine Türkiye’nin hiçbir zaman bir seçim dönemini tamamlayamadığını, az veya çok ama erken seçim yaptığını görüyoruz. Burada hükümet sistemiyle ilgili bir problem hükümet olamaması, kurulamaması ve yürütülememesinden kaynaklanıyordu. Biz bir taraftan hükümet sistemini değiştirirken bir taraftan da seçimlerin vaktinde yapılması konusunda bir formül getirdik. Eskiden Meclis’te karar alma sayısıyla seçim kararı alınabiliyordu şimdi onu değiştirdik. Nitelikli çoğunluk arıyoruz. Beşte üç çoğunluk arıyoruz veya Cumhurbaşkanı tarafından karar verilmesi lazım. O bakımdan bir kere sistemin mantığı gereği erken seçim kararı almak çok zorlaştı. Bunu gerektirecek siyasi bir sebep de görmüyorum. Zaten bu sistemde Meclis var. 5 yıl boyunca Cumhurbaşkanı ve hükümet seçilmiş oluyor.

Beş yıllık bir program yapıyor bu programın etkili meyveleri ancak dördüncü yıldan sonra alınmaya başlıyor. Şimdi bir sürü çalışmalar yapılmış bu çalışmaların tam da sonuçları alacağı bir zamanda onu beklemeden seçime gidilmesinin siyaseten de bir mantığı yok. Ben bu tartışmaların tek bir sebebi olduğunu düşünüyorum. Siyasi partiler, ‘az kaldı, seçim oldu, olacak, teyakkuzda olalım’ söylemleriyle kendi tabanlarının motivasyonunu sağlamaya çalışıyorlar. Genel olarak Türkiye’deki siyasi sisteme zarar veren yönleri var. Bu tartışma anlamsız. Ben erken seçim ihtimali görmüyorum.

BU KADAR ÇOK FEZLEKE OLMASINDAN RAHATSIZIM

Bazı milletvekilleri ile ilgili dokunulmazlıkların kaldırılması ve yargılanmalarının önünün açılması için adımlar atıldı. Şüphesiz çok dosya var. Meclis başkanı olarak milletvekillerine ait bu kadar fezlekenin olmasından rahatsızlık duyuyorum Daha önceki dönemlere de bakıyoruz o zaman da fezlekeler olmuş ama sayıca bu kadar fazla yok. Bunun sebebi de şu; belli suçlardan ve belli bir süreden fazla mahkumiyeti bulunanlar milletvekili adayı olamıyor, milletvekili seçilemiyorlar. Ama yargılananlar var. Peki eskiden neden böyle fezleke gelmemiş? Demek ki eskiden buna dikkat etmişler, yani mahkumiyet olmasa da kanuni şartlar bakımından bir mahsur olmasa da yine de bir şekilde davası olan yargılanması olanları Meclise taşımak istememişler. Ama şimdi sanki biraz böyle özel olarak milletvekili dokunulmazlığından yararlansın diye yargılaması olanları korumak için adımlar atılıyor gibi bir değerlendirme bile yapılabilir. Dosya sayısına bakıldıkça ve bu dosyalardaki fezlekelerin de bilhassa milletvekili seçilmeden önce mevcut olan davalar ve soruşturmalar olması hasebiyle buna böyle bakılabilir. Milletvekili dokunulmazlığı milletvekilinin şahsi ile ilgili bir durum değildir.

Ona sağlanmış bir imtiyaz değildir. Nitekim milletvekilliği süresince dokunulmazlık vardır ama milletvekili bitince ne olursa olsun bütün büyük küçük davalar soruşturmalarla ilgili yargılamalar olacaktır. Zamanaşımı süresi işlemez yani hiç kimse bu dokunulmazlıktan istifade ederek bir suçtan kurtulamaz. Onun bir yolu yok. Biraz gecikebilir sadece yargılanması. Bu anlamda şunu söylemek isterim. Milletvekili dokunulmazlığı aslında parlamentoyu korumak için ihdas edilmiş bir kurumdur. Yani parlamenterler oylamalardan, görüş açıklamada parlamento iradesini oluşturma da oluşturmuş korusunlar diye oluşturulmuş. Bunu kalkıp diğer bazı eylemleri gerçekleştirmede bilhassa kamu görevlilerine hakaret etmede, onlara karşı müessir fiil uygulamada bir zırh gibi kullanmaya kalkarsanız bu onun artık suistimali olur ve bunun suiistimalini de hiçbir hukuk düzeni, iç tüzük dahil korumaz.

CUMHURBAŞKANI 2 DEFA DEĞİL BİR DEFA SEÇİLDİ

Cumhurbaşkanının tekrar aday olmasıyla ilgili ben bir makale yazdım. Orada tuhaf bir şekilde bilgisizlikle dile getirenler var. ‘Cumhurbaşkanı erken seçim kararı alacak, ancak öyle aday olabilir’ diye. Onların tezlerinde bile bu doğru değil. Erken seçim kararı parlamento tarafından alınırsa onların tezlerine göre Cumhurbaşkanı aday olabilir. Onu da bilmeden saçma sapan görüşler yapılıyor. İç siyasette gerçeklikten kopmamak lazım.

Anayasada ki 101. maddenin 2. Fıkrası Cumhurbaşkanının en fazla iki defa aday olabileceğini öngörüyor. Şimdi bu 101. maddeye göre cumhurbaşkanı 2018 yılında bir kere seçilmiştir. Dolayısıyla 2023 seçimlerinde Sayın cumhurbaşkanımızın adaylığı ikinci defa olacaktır. Peki kafalar niye karışıyor, kötü niyetleri olanları bir kenara bırakarak söylüyorum. Hukukçu olmayanlar veya zayıf hukukçular hemen 101. maddeyi okuyorlar. 101. madde ikinci fıkrasında iki defa seçilebilir diyor. 2014’te seçildi 2018’de seçildi bu iki defadır diyorlar.

Gerçek hukukçulara hitap ettiği için o kanun metinlerinde değişiklik tarihleri yazar. Anayasada da yazar, mesela baktığımızda anayasanın herhangi bir maddesi değiştirildiğinde hemen o fıkranın altına parantez açılır ‘şu tarihte şu sayılı kanunla şu cümle eklenmiştir’ der ve koyar o cümleyi. 101. maddeye baktığımızda böyle bir cümle var nerede var, 101. maddenin en başında var. Hemen parantez açılmış, demişki “2017 yılında yapılmış anayasa değişikliği falan tarihli ve falan sayılı kanunla bunun yedinci maddesi ile değiştirilmiştir. Bunun anlamı nedir, yani sıradan bir hukukçu bunu anlar. Yani bu maddenin fıkraları değişmemiş, maddenin tamamı değişmiş. Onun için maddenin başına koymuşlar değişti diye. Fıkra değişse fıkranın başına koyuyorlar, cümle değişse cümlenin başına koyuyorlar. Madde değişmişse maddenin başına koyuyorlar. Dolayısıyla bu madde 2017’de değişmiş ve bu maddenin Nisan 2018’de yürürlüğe girmesi kararlaştırılmış. Bu maddeye göre cumhurbaşkanı bir kere 24 Haziran 2018 seçimlerinde seçilmiş. Şimdi ‘Tayyip Erdoğan iki defa seçildi’ dediğinizde hukukçu olarak ‘hangi kanuna göre iki defa seçildi’ diye sorarım. 101. madde anayasada. Biraz daha titiz olan hukukçular buna bakarlar. 101. madde 2007 yılında değişmiş. Bir anayasada referandum yapılmıştı. 101. Madde 2007’de yürürlüğe girmiş ve 2018 Nisan ayına kadar yürürlükte kalmış. 2014 yılında seçildiği için cumhurbaşkanımız bu maddeye göre bir kere seçilmiş. Fakat Nisan 2018’de kalkmış o madde, yeni bir madde gelmiş. Haziranda da bu maddeye göre seçilmiş yani cumhurbaşkanı 2007 ile 2018 arası yürürlükte olan 101’e göre bir kere seçilmiş, o 101’e göre ikinci defa seçim söz konusu değil yeni bir 101. maddeye göre bir defa seçilmiş. Dolayısıyla ortada iki tane farklı madde var, anayasa maddesi. Birisi yürürlükten kaldırılmış bir de şimdi yürürlükte olan madde var. Bu maddelerde ikinci fıkra bu iki defa seçilebilir fıkrası. Cümle aynı olmakla beraber cümleye bakılmaz sadece.

Burada anayasa koyucu iradenin bunu ne zaman koyduğuna bakılır. İşte burada 2018’de Meclis aynı cümleyi yeniden yürürlüğe koymuş ve bunun çok basit örneği şu; 61 anayasasında da birinci madde devletin şekli cumhuriyettir ve 82 anayasasında da cumhuriyettir ne olacak ben o zaman 61’e göre hüküm vereyim diyebilir mi bir hakim. Onun gibi cümlenin aynı olması önemli değil önemli olan hangi tarihte yürürlüğe girdiği ve ne zaman hangi süre içerisinde uygulandığıdır. Tayyip Erdoğan 2007 ile 2018 arasında olan bir kanuna göre, anayasa maddesine göre bir kere seçilmiştir ama o madde kalkmış ona göre ikinci defa seçilmemiş. 2018’den sonra yürürlüğe giren yeni bir maddeye göre de bir kere seçilmiş. Dolayısıyla iki farklı kanun maddesine göre de birer defa seçilmiş.

Montrö'ye sahip çıkan emekli amiraller hakim karşısında: 'Susuyorsunuz, hepinize yazıklar olsun' Siyaset Demirtaş'tan Erdoğan'a: Sen böyle ilkeli durdukça gözlerim yaşarıyor; bir gülme geliyor ki, sorma Siyaset Kılıçdaroğlu, "yadırgamayacağınıza inanıyorum" diyerek Türk Ocakları İslam Dünyası Meseleleri ve Çözüm Yolları Sempozyumu'nda Marx'tan alıntı yaptı Siyaset Çıkmaza girildi: 7 bin 300 ihale iptal edildi Siyaset