Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan genel koronavirüs tablosuna göre, 21 Nisan'da 362 ile bugüne kadar olan en büyük can kaybını yaşadık. Dün bizim için de en büyük acıyı yaşadığımız gün oldu. O 362 kişinin içinde sadece 25 yaşında olan yeğenim Mert Uygun da vardı...

Acımızı anlatabilmem mümkün değil... Hele hele anne babasından, kız kardeşinden söz edemem bile... Onları teskin edecek cümleyi kimse kuramadı, kuramaz da. O tabutun içine 25 yaşında, hayalleri, umutları olan, hayatının baharında gencecik bir insanın girebileceğini kabul etmek çok zor...

Üstelik, pandemide yaşadığımız kayıplarda acıyı yaşama şeklimiz de diğerlerine hiç benzemiyor. Çünkü acıyı paylaşamıyoruz, yan yana duramıyoruz. Öyle bir yalnız yaşanıyor ki her şey, baba oğlunun cenazesine katılamıyor hastanede olduğu için. Hastanede tedavi olurken çocuğunun kayıp haberini alan baba yapayalnız kalıyor. Onu teselli etmek isteyen kardeşi de hastane kapısında kalıyor, abisini göremiyor, ona sarılamıyor.

Herkes kendi evinde yas tuttuğu için, çocuğunu kaybeden annenin yanına kendi annesi, babası, kardeşleri gidemiyor ona sarılamıyor. Kaybedilenin acısının yanına bir de yakının acısını tek başına yaşaması, yanında olamamasının acısı ekleniyor. Acıyı daha katmerli yaşıyoruz pandemide... Herkes kendi evinde tek başına ağlıyor, acısıyla baş başa kalıyor...

Yaşadığımız bu acının yanında büyük bir öfke de duyuyorum. Çünkü eğer Tip 1 diyabetik olan Mert'imiz ilk dozu 28 Mart'ta yapılan aşıya daha önce ulaşabilmiş olsaydı hasta bile olsa hayatta kalacaktı. Ama Mert gibi onlarca insan yerine, eski milletvekilleri, sürekli basın kartı sahibi olup da evde oturan gazetecilere aşı yapıldı.
Gerekli önlemler alınmadığı için, lebalep kongreler yapıldığı için salgında kontrolü öyle kaybettik ki geçen yıldan çok çok kötü durumdayız. Hem iktidarın yanlış politikaları, hem de muhalefetin pandemi konusunda ezberlediği bir kaç cümle dışında asla konuşmamaları akıl alır gibi değil.

Medya da suskun. Tüm medya için pandemi sadece günlük koronavirüs tablosundan ibaret. Şu anda devlet hastanelerinde ameliyatlar durdurulurken, cerrahlar kaza ve yaralanma dışında hiçbir vakaya bakamıyor. Cerrahi servisler, hatta Zeynep Kamil Kadın Doğum Hastanesi bile pandemi hastanesine çevrilirken, bugün kalp krizi geçiren bir hastanın yoğun bakım bulma şansı maalesef çok az. Kanserli hastalar evde kaderlerine terk edilmiş durumda. Parası olan özel sağlık kuruluşlarında hizmet alabiliyor. Yani paran yoksa ölmekte özgürsün.

Geçen yıla göre ölü sayısı tam üç kat artmış bulunuyor. Dün, Mert'imizi Kartal Devlet Hastanesi'nde almaya giden yakınım, hastane morgunun tıka basa dolu olduğunu, hatta ikinci bir yer daha açıldığını ve yaklaşık 50 cenaze gördüğünü aktardı.

Cenaze arabalarının üçer beşer alıp gittiklerini ve yetişemediklerini aktaran yakınım, durumun gasilhanede de farklı olmadığını söyledi: “Her 10 dakikada bir cenaze yıkanıp gidiyor. Yıkayan kişiler robot gibi, bir paket verir gibi teslim ediyorlar artık ölülerimizi. Öyle yabancılaşmışlar duruma. Soğanlık Gasilhanesi'nde 40'ın üzerinde hazır, yıkanmış bekleyen cenaze gördüm...”

Ölümler o kadar fazla ki, Mert'i bize getiren cenaze arabası, namazı beklemeden gitmek zorunda kaldı ve birkaç saat mezarlığa götürecek cenaze aracını bekledik...
Diğer bir yandan Covid'li hastaların durumu da kötü... Doktorlar hasta seçmek zorunda kalıyorlar. Hastanelerde yer olmadığı için yatması gereken hastalar evlerinde tedavi oluyor ve hastane bulmak için kendileri arayış içine girmek durumunda kalıyorlar.

Ve işin en acısı, tüm bu olup bitenleri Türk Tabipleri Birliği ve sağlık çalışanları dışında kimse konuşmuyor. İktidar pandemi yokmuş gibi davranırken, muhalefet de insan kaçakçılığının, kayıp atların peşinde... Her gün iki uçak dolusu insan ölüyor ve bu siyasiler için bir anlam ifade etmiyor.

Neden öldüğümüz, aşıya ulaşım, patent, sağlık hizmeti, toplum sağlığı konuşulmuyor. Örneğin İstanbul'da Anadolu ve Avrupa yakasında birer devlet hastanesi 'temiz' yani covidli hasta kabul etmeyen, sadece özellikli hastalar ve hekimlerin yer aldığı hastaneye dönüştürülse, kalp krizi, kanser gibi aciliyeti olan hastalar sağlık hizmetine rahatlıkla kavuşturulabilir.

Kimse devletçi bir yapıyı savunmadığı için, sistem eleştirisi yapmadığından tüm bunları yaşıyoruz. İnsan hayatı kimsenin umurunda değil. Pandemi kapitalizmin en çıplak yüzünü yaşatıyor bize. Covid aşıları bulunmasına rağmen, dünya nüfusunun çok çok az bir kısmı aşılanmış durumda. Çünkü zengin ülkeler, nüfuslarının üç katına yetecek kadar aşı satın aldılar. Sadece Kanada, nüfusunu beş kez aşılayacak kadar aşı satın alırken, aşı üretebilen iki ülke; İngiltere ve ABD aşılama oranı en yüksek ülkeler oldu.

Buna karşın, yoksul ülkeler aşıya ulaşamıyor. Bu yıl, en yoksul 70 ülkede, 10 kişiden sadece bir kişinin aşı olabilmesi bekleniyor. Aşılama, zengin ülkelerde, yoksul ülkelere göre 25 kat hızlı gerçekleştiriliyor.

İnsanlık bir damla, 1 cc suya, aşıya ihtiyaç duyarken, aşı patentine sahip kişi ve kuruluşlar bu patenti tüm dünya ile paylaşmıyor. Her gün binlerce insan ölürken ve bu ölümlerin önüne aşı ile geçilebilecekken, aşı patentlerini ellerinde bulunduran ilaç şirketleri geçmişte olduğu gibi bugün de ölümleri izleyerek, milyar dolarlar kazanmaya devam ediyorlar.

Dünya Sağlık Örgütü, aşı patentlerinin paylaşımı için herhangi bir öneride dahi bulunmadan sadece durum tespiti yapmakla yetiniyor. Kendini "Dünya barışının güvenliğini korumak, ekonomik kalkınmayı ve sosyal eşitliği tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş' olarak tanımlayan Birleşmiş Milletler, bu adaletsizliğin neden olduğu ölümlere susuyor ve aşı patentinin paylaşımı konusunda sesini çıkarmıyor.

Çünkü artık ne SSCB gibi halk sağlığını önceleyen ve dünyada önemli bir güç olan ülke, ne de ülkemizde Cumhuriyet'in ilk yıllarında dünyaya örnek teşkil eden korucu sağlık sistemimiz var...

Ve unutmayın; kapitalizme karşı insanca bir dünya için mücadele veren yüzlerce devrimci genç yaşta hayatını kaybederken, Grup Yorum, 'Ölüm düşme peşime gençtir daha benim yaşım' şarkısıyla gidenlerin ardından ağıt yazarken bugünlerin yaşanmaması içindi her şey... Ve ben Mert'in yoğun bakımda olduğu 10 gün boyunca içimde korkuyla bu şarkıyı mırıldanıyordum...

Şairin dediği gibi; "Boşuna yaşanmadı bunca acılar..."