Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, yarın saat 14:00'te 'kayyum rektöre' tepkilerini göstermeye devam etmek için Güney Meydan'da yeniden bir araya gelecekler. Öğrenciler, yeni atanan rektör Melih Bulu'nun istifa etmesini, üniversitelere seçimle rektör belirlenmesini istiyorlar. Kısacası demokrasi istiyor öğrenciler.

Ancak öğrencilerin hiçbir talebinin karşılanmayacağını düşünüyorum. Çünkü demokrasi uzun süredir bu ülkede bulunmuyor. Tek adam rejiminden her kurum gibi üniversiteler de payını almış durumda.

Akademiye geçmeden önce, AKP'nin eğitim politikalarına kısaca bir göz attığımızda, 'elitizm' tartışmalarının nedeni de görüyoruz. AKP, eğitime düşman bir parti. Bu nedenle iyi bir eğitimi elitizm olarak görmesi normal. Çünkü kendi tabanını ancak bu şekilde elinde tutabilir. Eğitim politikasını imam hatip ve meslek liseleri üzerinden kuran ve bunu dayatmaya kadar götüren, 'paran kadar eğitim' şiarını benimseyen, eğitimde fırsat eşitsizliğini daha da artıran, özel eğitimi destekleyen bir yönetim şekli var çünkü...

İşte bu yüzden, her başarılı öğrencinin girmek istediği Boğaziçi Üniversitesi'ni bu şekilde yaftalıyor. Çünkü biliyor, onca yıldır desteklediği ne meslek lisesi ne de imam hatip mezunları bu okullara girebilir. Bu okulların hayalini bile kurdurmuyor öğrencilere. Eleştirel düşünen, kendi kurduğu sistemi desteklemeyen bir nesil yetiştirmek istemiyor. Zaten eğitimde başarısız olmasını da bu noktadan eleştiriyor. Fikri iktidar hedeflerinde arzu edilen yere ulaşamadıklarından şikayetçi AKP.

AKP'li tüm yönetici çocuklarının 'elitist' olduğu gerçeğini bir yana bırakarak, AKP'nin üniversitelerde neler yaptıklarına kısaca bir göz atalım...

İçeriğine bakmadan, her şeyi sayı ve büyüklükle değerlendiren AKP, ülkedeki üniversite sayısını az bularak, her ile bir üniversite açtı. 'Yüksek lise'den farkı bulunmayan bu üniversitelerde kimi zaman öğrenci, kimi zaman akademisyen yoktu. Ama evet, üniversite sayısı iki katına çıkmıştı...

Bu arada akademide çalıntı tezlerle çığır açıldı. Her üç tezden birinin çalıntı çıktığı akademi dünyasına sahip olduk.

Üniversitelerde kişiye özel kadrolar açıldı, rektörler bilimsel makale değil, Cumhurbaşkanı için tweet ürettiler.

Ülkeninin köklü üniversitelerini bölerek, 'yeni üniversite' kurduklarını söylediler.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından da görüntüde de olsa yapılan rektörlük seçimleri kaldırıldı. Hoş, o zaman da en çok oyu alan rektör seçilmiyordu belki ancak, bir adaylık süreci, hazırlık, proje vs. üretiyordu adaylar.

Ekim 2016'da çıkarılan KHK ile Cumhurbaşkanı tarafından rektör atama dönemi başladı. Tek adam rejimiyle birlikte, yeni başkanlık sisteminde kişiye özel rektör olma şartı yeni kararnamelerle düzenlendi.

Bunun ilki, 2018 Mayıs ayında bölünen İstanbul Cerrahpaşa Üniversitesi rektörü için yapıldı. 10 Temmuz'da yapılan düzenleme ile rektör atamalarında profesör olma şartı kaldırıldı. Böylece 3 yıllık profesör olma şartı ortadan kalkınca, sadece bir yıllık profesör olan Prof. Dr. Nuri Aydın, 15 Temmuz 2018'de İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa rektörü olarak atandı.

Atamadan sadece bir gün sonra yeni çıkarılan kararnameyle, 3 yıllık profesör olma şartı geri getirildi.

Ancak bu kez de yeni başkanlık sistemiyle müsteşarlık görevi ortadan kalkınca boşta kalan Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Yusuf Tekin için yeniden bir düzenlemeye gidilerek, rektörlük için 3 yıllık profesör olma şartı 13 Eylül'de kaldırıldı. 17 Ağustos'ta profesör olan Tekin, 15 Eylül'de Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi'ne rektör olarak atandı.

İşte bütün bunlar, Boğaziçi Üniversitesi'ne atanan ve intihal iddiasıyla suçlanan Melih Bulu'nun “Neden istifa edeyim ki” sorusunun gerekçesidir. Yüzündeki o çoğunluğu rahatsız eden pişkince gülümseme, ülkede almış başını giden çalıntı tezlerin, kişiye özel açılan kadroların, rektöre özel çıkarılan yasaların ürünüdür.

Bir de bunların üzerine, 1980 darbesinin ürünü olan ve kaldırılması gereken YÖK'ü ve Boğaziçi Üniversitesi için yaptığı şu açıklamayı ekleyin: “Konuyu; tüm akademik ve idari personelinin maaşlarının, tüm giderlerinin, tüm altyapılarının Devlet tarafından karşılandığı, atanan yöneticilerine sürelerinin sonuna kadar, atanan öğretim üyelerine emekli oluncaya kadar devlet tarafından koşulsuz iş garantisinin verildiği, ama yöneticilerinin atanmasında üst kamu yönetiminin söz sahibi olmadığı bir düzenin gerektiğine getirirsek, söylemek gerekir ki böyle bir model yaşadığımız dünyada bulunmamaktadır.”

YÖK, önce dünyada rektörün atamayla göreve geldiği bir ülke var mı onu söylesin. “Parayı veren düdüğü çalar” diyen YÖK sanırım bilmiyor; Gelişmiş ülkelerde ve Bulu'nun da sözünü ettiği dünya üniversiteler sıralamasında yer alan üniversitelerde rektörler seçimle geliyor, devlet atamıyor. Devlet parayı veriyor ve sadece üniversitelerin önüne koyduğu hedeflerin takibini yapıyor.