CHP'deki taciz iddiaları ortaya çıktığında uzun süredir olduğu gibi, yine tacizciye 'tacizci' demek kolay olmadı. Kimin yaptığına baktılar. Bir süre sustular. Ardından da tacizi ilk siyasallaştıran AKP, CHP'deki tacizleri konuşmaya başladı. Tacize, çocuk istismarına karşı şeceresi temizmiş gibi, yüzsüzce 'Tecavüzcü CHP' dediler.

Oysa 'tecavüzcü AKP', 'tecavüzcü CHP' diye bir şey yoktur. Çünkü tacizcinin tecavüzcünün siyaseti yoktur. Dini yoktur. Ulusu yoktur. Tacizci tacizcidir. Tacizciyi, tecavüzcüyü koruyan sistem vardır.

Sistemi değiştiremeyeni, sistem değiştirir. Düşüncesini içselleştirmemiş, yaşama dökememiş, çıkar ve güç merkezli bir politika üreten kişi ya da kurumlar, bir süre sonra eleştirdikleri davranışları kendileri sergilemeye başlar. AKP iktidarıyla başlayan kutuplaşmanın sonucudur CHP'deki tacizlere tüm feminist ya da kadın örgütlerinin sessiz kalışı. Ya da İstek Vakfı'nda beş yaşında bir çocuğun istismara uğramasının 'Atatürkçü kurumlara bir komplo' olarak görülmesi. Hasan Ali Toptaş da taciz iddiaları için komplo demedi mi?

Kadın mücadelesinin sınıf temelinden çıkarılıp, salt cinsiyet üzerinden yürütülmesi, o büyük gece yürüyüşlerinden erkek düşmanlığı, nefret kusulup, cinsel organ ve regle oturtulması AKP döneminde yaşandı. Tacizciler, tecavüzcüler AKP döneminde korundu. Bir kereden bir şey olmazdan, küçüğün rızasına kadar işi götürdüler.

Bugün hala taciz tecavüz denildiğinde kadınlar konuşuluyor. Onlarca yüzlerce erkek çocuk da tacize uğruyor. Genel olarak tacizi konuşamıyoruz çünkü tacizciler hala fütursuzca kadın bedenine saldırıyorlar. Birbirine sahip çıkıyor, sahip çıktıkça da batıyorlar. Hasan Ali Toptaş'ı desteklerken mide bulandırıcı bir taciz suçu işleyen Muzaffer Oruçoğlu gibi. Kendisini insanüstü bir varlık olarak görüyor olmalı ki kadınları istediği her yerinden; dudağından, neresi olursa oradan öptüğünü utanmazca söyleyebiliyor. Üstelik bunu, bunca tacizin tecavüzün konuşulduğu sırada yapıyor. Çünkü yasalara güveniyor. Çünkü o başına bir şey gelmeyeceğini, sistemin onu koruyacağından emin.

Kadınların da mahkeme salonlarında bulamadıkları adaleti, Twitter'da aramaya başlaması da bu düşünce sisteminin sonucudur. Kadınların çaresizliğinin resmidir sosyal medyadan medet ummak. Ama her zaman olduğu gibi yanılmadılar. Oradan birbirine destek oldular, cesaret verdiler. İşte bu yüzdendir ki dünyanın bütün tacizcileri birleşse kadınlar yine susmaz, korkmaz. Korkmuyoruz, bunu aklınızın bir tarafına yazın.

Ve ne yaparsanız yapın, izinsiz dokunduğunuz o bedenler bir gün konuşur. Aradan uzun yıllar geçse bile konuşur. Çünkü dinmez içimizdeki yara. Benimki de dinmemiş. Üstelik bildiğiniz gibi aylar önce meslek hayatımda uğradığım tacizleri korkmadan 'Tacizden kaçıp gazeteci olmak' başlığıyla yazmıştım bu köşede.

Uykularınız kaçsın hareketi başladığında içimde hem bir öfke hem de korku hissettim. Bir şeyler yazmak istedim yazamadım. Konu taciz olunca her zaman elim ayağım titrer...

Bu kez yazmadan önce konuştum. 18 yaşında yaşadığım ağır tacizi en yakınıma anlatabildim. Bu satırları yazmak bile çok zor. Ancak kadınların birbirine nasıl cesaret verdiğini anlatmak için yazmam gerekiyor... Çünkü biliyorum birbirimize güç vermezsek, yanında olmazsak koruyamayız birbirmizi.

Öyle kolay değil anlatmak. Ne yaşadığımın içeriğinden öte, ne hissettiğimi neden konuşamadığımı yazmak istiyorum. Bütün gün taciz haberlerinde kullandığımız o fotoğraftaki kız çocuğu gibi, yere oturup dizlerimi kendime çekip, başımı ellerimin arasına dayayıp, ağladım. Bu halimi fark edince başıma geleni kabul ettim sanırım. Çünkü yıllar sonra bile olsa yaşadığımı kabul etmek zordu. Birkaç kez bu durumun üzerini kapatmak için birkaç arkadaşıma 'elma' 'armut' der gibi tek bir cümleyle söz edip, “atlattım geçti” dedim. Çünkü güçlü olduğumu kendime ispat etmeye çalıştım. Oysa hiç de güçlü değildim. Çünkü ses çıkaramamıştım. Çünkü çok korkmuştum. Çünkü içimde hep, “Ben istemiş olabilir miyim? Kısa etek giydiğim için mi” diye kendimi suçlayıp durdum. Kendimi koruyamadığım için hep suçlu hissettim. Halbuki en yakınımda beni suçlayacak kimse yoktu. Beni koruyacak bir ailem de vardı. Ama ben yaşadığımı kabul etmek istememiştim. O döneme dair sadece içimdeki sessizliği hatırlıyorum. İşte o sessizlik önceki gün bozuldu.

Onu neden mi teşhir etmiyorum? Yıllar içinde kendimi güçlü hissetmeye başladığım dönemlerde birkaç kez yüzleşmek için gördüm onu. En son yedi yıl önce gördüm. Bu kez hazırdım. Karşısına çıktım. Ama o öyle, Fransız okullarında okumuş, Sorbonne'da üniversiteler bitirmiş, yüksek tabakadan gelip, herkese tepeden bakan, bana iki yıl boyunca mobingin en ağırı yaşatan adam, karşımda böceğe dönmüştü. Yapayalnızdı ve “Temizlikçinin kızıyla mı evlensem” diye düşünür olmuştu. Onu o kadar güçsüz görmüştüm ki bu bana yetmişti. Artık güçsüzdü ve kimseye zarar veremezdi.

Ama elbette kendimi hazır hissettiğimde; hala “Ekonomi gazeteciliğinin duayeni” diye adlandırılan, beni en zayıf, en acı yerimden vurup, taciz edip, ben bağırınca, “Sen yanlış anladın” diyen, televizyon camiasının çok yakından tanıdığı o gazetecinin ismini veririm. Onunla birlikte hiç çalışmadım bu arada. Şimdiden uykuları kaçsın. Daha çok uykularınız kaçacak...