Beş yıl önce Kadıköy'e taşındığımda çok değer verdiğim bir insanın aracılığıyla tanıdığım kişilerin kötü olduğunu görmüş, semti güzel bulmuş ama insanları pek sevmemiştim. Bu arada yaşadığım sokak ve mahalleyle de eve gidip gelirken yollarında yürümek dışında pek bir bağ kurmamıştım.

Bir tek sokağın başındaki bakkalla alışveriş nedeniyle iletişim kuruyordum. Bakkalın hemen birkaç bina yanındaki apartmanın merdivenlerinde yaşlı bir teyze otururdu. Tek başına orada saatlerce oturduğuna şahit olurdum. Gündelik hayatın koşuşturması, bize selam vermeyi, insanları merak etsek de o merakın üzerini örtmeyi öyle güzel öğretmişti ki teyzeye selam vermeyi aklımın ucundan geçirmemiştim.


Hayatımın en ağır dönemiydi son beş yıl. Sözcü Gazetesi'nde çalışırken uğradığımız baskılar, arkadaşlarımızın tutuklanması, Türkiye'nin gündemi, patlamalar, darbe girişimleri derken, 2015 Temmuz'undan 2018 Eylül'üne kadar her şey buldozer gibi geçmişti üzerimizden.


İşte bu yüzden değil kafamı kaldırmak, eve bile koşar gibi yürüyordum artık. Ve hayatın o ağır koşturmacasında bir gün soluksuz kaldım. Doktor, hayatın bana dur dediğini ve yavaşlamam gerektiğini söyledi. Vitesi boşa aldıktan sonra hayatı yavaşlattım. Gazeteden de ayrıldım. Böylece yaşadığım mahalleyi görmeye başladım.


Muzaffer Teyze'yi yani mahallenin Cici'sini de öyle tanıdım. Pandemiyle birlikte daha çok yakınlık kurdum. Yalnız yaşıyordu, eşi yıllar önce ölmüştü. Eşinden kalan üç kuruş emekli maaşı ve sosyal yardımlarla hayatını sürdürüyordu. Yüksek fatura nedeniyle doğalgaz yakmıyordu. Geçen kış katalitik sobasından bacağı yanmıştı ve şeker hastası olduğu için yara bir türlü iyileşmiyordu. Bir de tansiyon hastasıydı.


Pandemide vitaminler götürüp, elimden geldiğince yanında olmaya çalışıyordum. Ama onu asıl yalnız bırakmayansa komşulardı. Herkesin Cici'siydi o. Mahalleli çok sevdiği için ona bu adı takmıştı. Merdivende oturduğunda bir komşu sodasını alır, diğeri kendine aldığı yiyeceğin aynısından ona da alırdı. Hastaneye gidecek olsa taksi parasını illaki biri verirdi. 


Benden en çok yoğurt isterdi. Evde yaptığım yoğurtla birlikte bağışıklığı güçlensin diye kefir, ayda bir de D vitamini götürürdüm. Ona her gittiğimde dua eder, güzel şeyler söyler ve “Beni sakın bırakma, beni sakın unutma” derdi. Birkaç gün evden çıkmasam, içlenir, “Beni unuttun, gelmiyorsun, neredesin” derdi. Ben de güler, salgın nedeniyle çıkmadığımı anlatırdım.


Son birkaç aydır her zamanki yerinde, merdivende oturduğu sıralar çok yakınında komşu kadınları görüyordum. Kaç kez uyardığımı hatırlamıyorum. Maskesini takmasını, insanları yanına yaklaştırmamasını söylemiştim. Yanında kimi görsem uyardım. En son bana, “Onlar yaklaşıyor, ben de bir şey diyemiyorum” demişti. Ben de bunun ayıbı olmadığını anlatmıştım.


Cici Teyze bugün kimseye hayır diyemediği için aramızdan ayrıldı. Bugün açıklanan o 75 sayısının içinde yer aldı. Ve biz çok sevdiğimiz sokağımızın Cici'sini uğurlayamadık bile... Yoğun bakımda yanına gidip elini tutma fırsatımız olmadı. Çünkü bu virüs kalabalığı seviyor ama girdiği vücudu yalnız bırakıyor. Hastalığı yalnız yaşatıyor, yalnız yolcu ediyor. Ama çevresindeki herkesi ölümünden sorumlu tutuyor.

Cici'yi hem sevgi hem yalnızlık hem de covit öldürdü.Ama en çok bilinçsizlik öldürdü. Bir komşu hastaneye yakınını ziyaret ettiği sırada kaptığı virüsü hem kendi ailesine hem de diğer insanlara bilmeden yaydı. Cici insanları kaybetmemek için, yalnız kalmamak için onlara hayır diyemedi, mesafe koyamadı. Onu çok sevenlerse virüsü ciddiye almadı taa ki virüsle tanışana kadar.

Evet, bir insanı sevmek; öpmek, sarılmak, ilgi göstermek, yanında olmak, korumak, kollamak, değerli olduğunu göstermektir. Ama pandemide bir insanı sevmek; onunla fiziki mesafe koymak, uzak durmak. Lütfen anlayın artık bunu. Ölümler, sevdiklerimizi kaybetmek anlatmasın virüsün öldürücülüğünü. Şimdi sokağın bana dediğini siz başkasına demeyin; sen bizi çok uyarmıştın diye... Çünkü haklı çıkmak hiç de güzel ya da iyi bir şey değildir. Haklı çıkmak istemedim ben, yaşamayı, yaşamı istedim...