Ailemin isteği üzerine gittiğim ticaret lisesini bitirdikten sonra sigorta sektöründe çalışmaya başladım. Henüz 17 yaşındaydım ve derslerim çok iyi olmasa da yöneticilerimin deyimiyle 'Pratik zekalı ve kavrama yeteneğim gelişmiş' olduğu için iş hayatında çalışkan biriydim.

Her neyse, ilk iş yerinde bazı yöneticilerim “İp atlaması gerekirken burada çalışıyor” derken birisi çok sert davranıyordu. Bir süre sonra bu sert yönetici kendisine bağlı çalışmamı istedi ve ona göre bir düzenleme yapıldı. Yine baskı görüyor, ne yapsam fiske yemeye devam ediyordum. Bir gün yine öfkeyle beni yanına toplantı yapmaya çağırdı. Karşısında diğer yönetici, dolabın diğer yanında başka bir çalışma arkadaşım vardı. Beni masasının yanına çekerek, bacaklarıma dokunmaya başladı. Bu arada sesinin yumuşadığını fark ettim. O an ne yaşadığımı ne hissettiğimi hala anlatamam. Bir süre insanların içinde ama sessizce yaptığı tacizi devam ettirdi. Ve korkum azalmaya başladığında istifa ederek ayrıldım. Sadece kendime söz verdim; karşı cinsle ilk temasım böyle olmuştu ama bütün erkekler böyle değildi ve bu korkunç olay benim hayatımı alt üst edemezdi. Kimseye de anlatmadım yıllarca... Çünkü o dönem daha yalnızdık ve daha çok suçlanıyorduk.

İki yıl sonra üniversiteye başladığımda artık kendimi daha özgür, daha güçlü hissediyordum. Bu yüzden de bölüm başkanının sözlü tacizini dekanlığa rahatlıkla ve korkmadan anlatabildim.

Üniversite bittikten sonra yine sigorta sektöründe işe başladım. Herkesin çok korktuğu yöneticimizin bana ses çıkarmadığını, iyi davrandığını, bu yüzden imza almaya benim gitmem gerektiğini öğrendiğimde çok şaşırmış ama anlam verememiştim. Odasına girdiğimde arkadaşlar gizlice gülüyordu. Bu durumu oradaki başka bir erkek yönetici arkadaşımla paylaştığımda aldığım cevap hayatımı tümden değiştirdi.

Arkadaşım, “Seni beğenmiştir. Normal. Çok güzel bir kızsın, onunla birlikte olursan önün açılır, kariyer yaparsın. Özel sektörde bir yere gelmek istiyorsan, ya yöneticinle birlikte olman ya da akraban olması gerekir” demişti. Ve işte o an kararımı vermiştim; sadece yaptığım işle bir yere geleceğim, yaptığım işle anılacağım bir işte çalışmalıydım. Şansıma, çok kısa bir süre sonra bir gazetede muhabir arandığını öğrendim ve hiç düşünmeden maaşımın dörtte birine evet diyerek işe başladım. Hayalimdeki işime kavuşmuştum; sürekli okuyor, geziyor, yeni şeyler öğreniyor ve yazıyordum...

Elbettte bunun bedelini çok ağır ödedim. Ailem, arkadaşlarım kıyameti kopardı. Beni delilikle, sorumsuzlukla, daldan dala atlamakla suçladılar. Üstelik daldan dala atladığım da yoktu. İlk kez kendi seçimimi yapmıştım ve çok mutluydum. Ve hiçbir an, değil pişman olmak, pişman olmayı bile aklımın ucundan bile geçirmedim.

Tacizden kaçıp, kendimi de bulduğum, sevdiğim bir mesleğim olmuştu olmasına da burada da işler diğer yerdekilerden farklı değildi. Üstelik burada çok aleniydi her şey. Kadınlara düşkün olan yöneticiler kapalı kapılar ardında yapmıyordu hiçbir şeyi. Sadece zor kullanan pek yoktu. Ya da ben büyümüştüm. Kaçmayı öğrenmiştim.

Bir dergide çalışırken akşam toplantısından sonra işyerine dönüp, araç beklediğim sırada patron odasına çağırıp üzerime geldiğinde itebiliyordum artık. Ama en yakın erkek arkadaşlarımdan “Senin orada o saatte ne işin vardı” lafını duyduktan sonra sağcı solcu fark etmeden, kafası örümcek bağlamış tüm erkeklerin aynı bakış açısına sahip olduğu da gördüm.

Sonra bir erkeğe yaslanmadan kendimi korumayı öğrendim. İş aramak, en derin acılarınızı yazmak gibi en hassas, en nazik, en acıyan yerden yakaladıklarını gördüm. Dur dediğim zaman, “Sen yanlış anladın” sözüne karşı, hiç de yanlış anlamadığımı yüzlerine haykırabildim. Yaşım bu arada 24 olmuştu.

Tanımadığım, sokakta uğradığım iki tacizde de kaçmak yerine kovaladığımı fark ettim. Birinde kendim defalarca vurdum, diğerinde iş yerindeki güvenlik görevlileri dayak attı. Bu arada ikisinde de şiddet olduğu için haksızlık mı ediyorum diye bir an durup, düşündüm, ancak hemen bir daha bunu kimseye yapmaması için o dayağı yemesi gerektiğine hükmettim.

Birkaç istisna dışında erkeklerle yakın dost olunamayacağını, yakın arkadaş sandığın erkeklerin de bir süre sonra niyeti bozduklarını, beni sadece kadın olarak gördüklerini anladım. Oysa bana göre kadınlığım sadece birlikte olduğum, ilişki yaşadığım erkeğe aitti. Toplum ilişkilerimde insandım. Ama öyle bakılmıyordu. Onu da öğrendim.

35 yaşıma geldiğimde iş görüşmesinde “Sen de biliyorsun basında güzel kadınların bir yere gelmek için neler yapması gerektiğini...” sözünü duyduğumda, bu insanların zekadan da yoksun olduğunu fark ettim. Çünkü eğer kadınlığımı kullanarak bir yere gelmiş olsaydım, bu yaşta işsiz kalmaz ve onların karşısında olmazdım... Kaldı ki ona göre basında bir yere gelen her kadın bu yolu seçiyordu. Elbette böyle bir şey yoktu. Dimdik duran, çok güzel, çok başarılı kadınlar her zaman vardı. Onları görmek istemeyen onların kör gözleriydi. Gözleri o kadar kördü ki, 40 yaşında iş arayan bir kadını, 'iş bulma ümidiyle' hala içki sofralarına davet edebiliyorlardı.

Bunları yaşadığım sırada ne hissettiğimi yazmadım. Ama Gazi Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Orhan Acar'ın görüntülerini izlediğimde sadece bulantı hissettim ve kimbilir kaç erkek de benim fotoğrafımı gördüğünde, benim için, haberim bile olmadan neler düşünmüş, neler yapmış olabilir diye düşündüm. Bulantım bir kat daha arttı...