Özellikle son yıllarda düşünce özgürlüğü açısından büyük kayıplar verdik. Herhangi bir olayı protestoyu geçtim, insanımız sosyal medyada paylaşım yaparken bile korkar oldu. “Ya bu yüzden işimden olursam? Ya hapse atılırsam?” soruları insanlara fikir belirtmeden önce bir kabus gibi çökmeye başladı. Bu noktada özellikle genç nesil hep kendi kendine yakınmaya devam etti; “biz neden batılılar gibi olamıyoruz? Neden istediğimizi söyleyemiyoruz?”

Ancak batı medyasına belli bir süre maruz kalan herkes için bu illüzyon hızlı bir biçimde yıkılacaktır. Maalesef ki düşünce özgürlüğü batılılar için bile sözde kalan bir kavramdan öteye gidemiyor. Batı dünyasında sosyal medya paylaşımlarınız sizin işinizden olmanız, mimlenmeniz ve kariyerinizin sona erdirilmesi için yeterli. Hayır öyle açık ırkçı bir laf etmenize gerek de yok. 2009 yılında yaptığınız üstüne 15 saat düşününce belki saldırgan sayılabilecek esprili bir paylaşım 2021 yılında sizi işinizden edebilir, bütün sevdikleriniz önünde sizi rezil edebilir ve karşılaştığınız zorbalık siz özür dileyip diz çökene kadar devam edebilir.

Peki bu denli bir toplum baskısı nasıl ortaya çıktı? Batının yumuşak karnı olan ırkçılık sorunu sayesinde.

Bu gergin iklim sadece sosyal medyada var olmadı tabii. Stand-up komedyenleri ürettikleri mizah yüzünden sürekli baskı altında. Yönetmenler 30 yıl önce çektikleri filmlerde yeterince siyah aktör kullanmadıkları için linç yiyebiliyorlar. Çizgi filmlerde siyah karakterleri seslendiren beyazlar istifaya zorlandılar.  Daha da ötesi Amazon içinde ünlü çocuk kitabı yazarı Dr. Seuss’un da bulunduğu birçok kitabı içinde “ırkçılık” olduğu gerekçesiyle toplatmaya başladı. Üniversitelerde öğretmenler bazı tarihi konuları “azınlık öğrencileri üzebilir” diye es geçmek durumunda kalıyor. Yine üniversite hocaları zoom görüşmelerinde toplanıp “ben bir ırkçıyım, daha iyi biri olacağım” demeye zorlanıyor.

Peki özgürlüğüne düşkün batılılar buna nasıl alıştılar?

Aynı Soğuk Savaş dönemi gibi sansür ilk toplumun en sevilmeyen kitlesine geldi; muhafazakarlara. Önce Trump ile başladı her şey. Attığı her tweet düzeltiliyor, ABD seçimlerinin güvenilirliğini sorgularsa paylaşımları siliniyordu. ABD solu bunu mutlulukla karşıladı.

“Berbat ırkçı Trump şiddet çağrısı yapamayacak, buna neden üzüleyim ki?”

İşte bu noktada sol temel prensiplerinden birini “küçük zaferler” uğruna feda etmiş oldu; düşünce özgürlüğünü.

Bir de sol cenah içinde düşünce özgürlüğüne karşı şu saçma cümle gelişti; “düşünce özgürlüğü, netice özgürlüğü demek değildir.” Yani siz bir şey söylerseniz sonuçlarına katlanırsınız diyorlar.

Zaten bizi korkutan bunun Trump ya da muhafazakarlar ile sınırlı kalmayacak oluşuydu. Devletini Trump’ın elinden geri alan ABD müesses nizamı kendisini tüm aparatlarıyla senkronize biçimde hazırladığı uluslararası mücadeleleri halk gözünde haklı göstermek için sansür silahını kullanacaktı. Aynen öyle de oldu. Amazon “ırkçılık” yüzünden kitapları kaldırmaya başka sebepler de ekledi. Mesela ABD’nin Covid-19’la mücadelesinin başarısızlığını anlatan bir kitabı satıştan kaldırdılar.

Twitter daha paylaşımın üstünden 5 dakika geçmeden Joe Biden’ın oğlu Hunter’ın Ukrayna ilişkilerini anlatan belgeleri engelledi. Hatta fazla yayılınca sitenin fişini birkaç saatliğine çekti. Bu olay seçimden önce yaşanmıştı tabii. Bu hafta Hunter Biden belgelerin bulunduğu laptopun kendisine ait olabileceğini söyledi. Twitter mahkemesi ise olayı “Rus trollerinin işi” olarak işaretlemişlerdi bile.

Twitter bir daha “wikileaks” gibi olayların yaşanmaması için sitesinde paylaşabilecek belgelere “hacklenmiş içerik” etiketi getirdi.

Bizim için düşünce özgürlüğü

İşte batı devletleri böyle kimlik siyasetini kullanarak düşünce özgürlüğü kavramını yıktılar. Ve en korkuncu bunu sola yaptırdılar. Şu an ABD’nin uluslararası alanda gerçekleştirdiği hiçbir saldırgan hareket ABD solu tarafından kınanmıyor. Katliamı yapanın kimliği azınlık olduğu sürece sorun yok!

İşte bu noktada solun muhafazakarlaşması başlıyor. Prensipler “sembolik” zaferler uğruna bir bir terk ediliyor. Kazanç uğruna her şey mübah fikri güç kazanıyor. Siyasi rakipler hakkında yalan haber üretmek normalleşiyor.

“Yalan olsa ne olacak, rakibim zaten iyi biri değil”

Bu cümle insanları ilkelerinden yavaş yavaş uzaklaştırıyor. Daha da kötüsü sol görüşlü insanlar da güdüsel hareket etmeye başlıyor. Empati temelli siyasi varlığı öfke ve intikam arzusu ile yer değiştiriyor.

Muhafazakar kesimin düşünce özgürlüğünü umursamaması yeni bir şey olmaz. Ancak bu yazının başlığını “düşünce özgürlüğüne veda” olarak bana yazdıran fikir solun da bu mücadeleyi terk etmesi.

Kendi kendinize soruyorsunuzdur yazıyı okurken, “ben hükümetin baskıcı politikalarına karşıyım, nasıl oluyor da düşünce özgürlüğünü savunuyor olmuyorum?”

Geçtiğimiz aylarda ülkemizde de birtakım komedyenler baskı altına alınmıştı. Yaptıkları esprilerden alınanlar büyük oranda muhalif kesimdi. Sosyal medya tepkileri üzerine komedyenler gözaltına alındı. Hükümete düşünce özgürlüğü konusunda eleştiri yapanlar bir anda başka bir hale bürünmüşlerdi. 2 gencin yaptıkları şakalar üzerinden gözaltına alınmalarını kutluyorlardı. Bu sadece tek bir örnek ama benzeri olaylar neredeyse günlük hale geldi.

İşte tam da bu tepki biçimi beni korkutuyor. Yüzümü batıya çevirdiğimde uğradığım hayal kırıklığı sanki burada da yavaş yavaş güç kazanıyor. Düşünce özgürlüğünün önemini hatırladığımız günlere… Önümüzdeki hafta başka bir yazıda görüşmek dileğiyle, iyi hafta sonları efendim.