2000’lerin başı bugünlere nazaran naif yıllardı. Irkçılığa karşı olmanın birincil yöntemi renk körü olmaktı. İnsanları ten renklerine göre değil kabiliyetlerine ve davranışlarına göre yargılamak önerilirdi. Dönemin aklımda kalan en büyük sloganı ise “ tek bir ırk vardır, o da insan” olmuştu.

Özellikle 2015 sonrası batı toplumlarında bir çok şey değişti. Irkçılıkla mücadeledeki yöntem de bunlardan biriydi. Artık renk körü olmak ırkçılığın başka bir yolu olarak görülüyordu. Herkes kimliği ile var olmalıydı. Şimdi ele alacağımız mesele ise genel olarak ayrımcılıkla mücadelede seçilen bu yolun ne kadar doğru olduğu. Son günlerde sıkça duyduğumuz “black lives matter” protestolarıyla başlayalım.

Batıda değişim rüzgarları

George Floyd’un kameralar karşısında polis tarafından katledilmesi toplumun bütün ilgisini ırkçılık konusuna çekti. Protestolar ne zaman azalacak gibi olsa, başka bir siyahi Amerikalı polis tarafından haksız yere öldürülüyor ve sokaklar yine eylemcilerle doluyordu. Bu eylemler o kadar kuvvetliydi ki, bir çok alanda değişim rüzgarları başlattı.

Bütün spor klüpleri Avrupa’da bile “Black Lives Matter” kol bantları ile müsabakalara çıktılar.

Bir akçaağaç şurubu (maple syrup) firması olan “Aunt Jemima” logosunu ve ismini “ırkçı” olduğu gerekçesiyle emekli edeceğini söyledi.

Bunun gibi yüzlerce hatta binlerce şirket, “BLM” reklamları yayınladılar. Ürünlerinin üstüne stickerlar yapıştırdılar.

Bazı şirketler “kabul edilebilir” adı altında BLM kıyafetleri “kabul edilemez” adı altında Trump ile ilgili kıyafetler içeren kurallar getirdiler.

Çizgi filmlerde siyahi karakterleri seslendiren beyazlar istifa etmek zorunda bırakıldılar.

ABD ve Avrupa’da yüzlerce heykel parçalandı.

Bazı üniversiteler kampüslerde ırksal ayrım kuralları getirmeyi tartıştı, hatta New York Üniversitesi “siyah öğrencilere güvenli alan” açmak adı altında siyah ve beyaz öğrencilerin yurtlarını ayırmaya karar verdi.

 Bazı şirketler ve hatta devlet kurumları beyaz erkeklere “ayrımcılığa” karşı kurs vermeye başladılar.

 Bunlardan biri olan federal hükümete bağlı “Sandia National Labs” kurstan mezun olmak için beyaz erkeklerin kendi “imtiyazları” hakkında bir yazı yazmalarını, kadınlardan ve azınlıklardan özür dilemelerini zorunlu kıldı.

Twitter bilgisayar kodlarından köleliği çağrıştırdığı nedeni ile teknik anlamda kullanılan  “Master” (Baş-Sahip) kelimesini çıkaracağını açıkladı.

Logosunu değiştirmek zorunda kalan Akçaağaç şurubu markası Aunt Jemima ve logosu

Bunlar gibi daha yüzlerce olay anlatılabilir. Sormamız gereken soru ise şu. Bunlar ırkçılığı bitirecek mi? Yoksa sosyal medya kalabalıklarını anlık tatmin edecek bir reklam furyası mı izliyoruz? Aylardır bütün devasa şirketler ve yüzlerce ünlü Black Lives Matter örgütlenmesine milyonlarca dolar bağış yapıyor. Özellikle Cumhuriyetçiler tarafından ortaya atılan bir iddia o ki, BLM tarafına yapılan bağışlar “ActBlue” adı altındaki bir kuruluş vasıtası ile Demokrat Parti’nin seçim çalışmalarına aktarılıyordu. Konu ile ilgili düzeltme gecikmedi. ActBlue demokratlara ait bir kuruluştu ama sadece aracıydı. Elde edilen paraya müdahalede bulunmuyordu. Belki bu iddia spekülasyondan ibaretti. Ancak hala daha BLM’nin elindeki paranın nereye harcandığını bilmiyoruz.

Özetle toplumun çokça ilgilendiği bir hareket ve milyonlarca dolar bağışlar var ancak siyahi topluluklara gerçekten yardımcı olacak elde pek bir şey yok. Protestoların amacı aslen polis şiddetini azaltacak bir çözüm bulmaktı. Bazıları polis gücünün lağvedilip baştan kurulmasını, bazılarıysa polisin bütçesinin azaltılmasını talep etti. Ancak protestocuların arkasında toplandığı başkan adayı Joe Biden ikisine de yanaşmayacağını çoktan açıkladı bile. Yani özetle ABD’de bir toplumsal hareket daha kapitalizmin reklam aracına dönüşmüş ve etkisizleştirilmişti. Peki elimizde ne kaldı? Sürekli yağmalanan dükkanlar, araçları ve evleri yakılan vatandaşlar ve rahatsızlıklarını belirttikleri için onlara fırça kayan twitter elitleri.

Maalesef sosyal medyada “yağmanın” hiçbir şeye yardım etmediğini, tam tersi ırkçılığın artmasına sebep olduğunu söylediğinizde çokça tepki görürsünüz. Onlara göre devrim olurken toplumlar iki tane dükkanı mı düşünmeliydi? Bu tartışma aklıma geçen haftaki Chicago protestolarında valinin bütün şehirde eylemlere izin vermesi ama kendi evinin mahallesinde yasaklamasını getirdi. Sonuçta kendi evinin güvenliği önemliydi, peki ya geriye kalan herkesin?

Başka bir yol mümkün mü?

İngiltere’de bir araştırma Black Lives Matter protestoları sonrası merkez sağın aşırı sağa daha çok kaydığını ortaya koyuyor. Amerika’da da benzer bir tablo olduğunu görmek pek şaşırtıcı olmazdı sanırım. Bir başka araştırmaya daha bakalım. Standford Üniversitesine göre Liverpool futbolcusu Mohammad Salah’ın İngiltere’ye geldiği Haziran 2017 tarihinden itibaren şehirdeki nefret suçlarında ciddi bir azalma yaşanmış. Belki de bir çok tutucu İngiliz için onları memnun eden centilmen bir Müslümanı rol model olarak görmek hayata bakışlarının değişimine sebep olmuştu.

Açıkçası polyannacılık oynamanın anlamı yok. Bazen zorbalarla doğrudan mücadele etmek zorunda kalırsınız. Tarihte bunun çokça örneğini de gördük. Ancak bunun yerini ve zamanını bilmek önemlidir. Eğer bir Müslüman sporcu ayrımcılıkla mücadelede milyonlarca dolarlar akıtılan bir siyasi hareketten başarılı olmuş ise sizce kullanılan yöntemler bir kez daha sorgulanmamalı mıdır?

Yazıyı bitirmeden bir de polis şiddetine bakalım. Batılı sağcılar polis şiddeti dendiğinde hemen suç istatistiklerini çıkarmaya bayılırlar. Çünkü ABD’de %15’e karşılık gelen siyahi nüfusu suç oranlarının büyük kısmını kapsamaktaydı. 2016’da polis tarafından öldürülen insanların %52’si beyaz %32’si siyahtı. Siyah nüfusuna göre bu oran çok yüksekti tabii ki. Peki polis tarafından öldürülen insanların ve suça karışanların ortak noktası neydi? Büyük bir çoğunluğunun yoksul olması.

ABD toplumu yumurta ve tavuk tartışmasına devam ederken tarihsel sebeplerden ötürü siyahların yoksullukla derinden bir mücadelesi olduğu yadsınamaz. Kuşaklar boyu yoksulluk suça, suç ise şiddet kültürüne yol açmıştı. Şiddet kültürü ise siyah tenlilere karşı ön yargıyı getirmiş ve bugün içinde bulunduğumuz çatışma halini doğurmuştu.

Irkçılığın hala bugün var olmasının sebeplerinden belki de en önemlisinin yoksulluk olduğunu söylediğinizde size sosyal medyada “class reductionist” (sınıfa indirgeyici) diyeceklerdir. Eğer hem beyazlar hem siyahlar yoksul oldukları için polis tarafından öldürülüyorlar ise çözülmesi gereken ana sorun yoksulluk değil midir? Ben hiç Lebron James ya da Oprah’ı polis ile çatışırken görmedim.

Sonuç olarak, ırkçılık ile her daim mücadele etmemiz gerekecek. Ama bu şu anki agresif ve sonuç vermeyen yöntemleri devam ettirmeliyiz demek değildir.  Belki de 2000’lerin başındaki “renk körlüğüne” geri dönmenin vakti gelmiştir. Unutmayın, yasaları değiştirmek ve kendinize karşı tasarlanmış kuralları yıkmak için agresif ve zorlayıcı olmalısınız. Ama değiştirmek istediğiniz insanların düşünceleri ise ikna edici olmaktan başka çareniz yok. Haftaya Pazar başka bir yazıda görüşmek dileğiyle…