Özellikle geçtiğimiz birkaç yılda, “Batı’da popülizmin yükselişi” başlıklı haberleri ve yazıları bir çoğumuz okumuşuzdur. Dünya siyasetinin son on yılı, merkezden çok uçlara yakın politikacıları görmeye alışıyordu. Medya kuruluşları ise popülizmi anlatırken hep yakın tarihimize, faşizmin ya da sosyalizmin yükselişine atıfta bulunmayı tercih ettiler. Bu yazıda, sizi popülizmin ortaya çıktığı ilk döneme götürmek istiyorum, Antik Roma’ya. Umarım ki Roma’nın kavgasını anlamak günümüz popülizmini anlamamıza yardımcı olacak.

Roma’nın hikayesi

Aslında Roma Cumhuriyeti’nin hikayesi onların efsanesine göre Truva prensi Hektor ve Paris’in kuzenleri olan Aeneas’ın, Truva Savaşı sonrası bugünkü İtalya’ya göçüyle başlamıştı. Aeneas’ın kanından gelen Romulus’un “Capitol Tepesinde” kurduğu köy sonradan şehirleşti ve Roma halini aldı.

Ancak Roma Etrüsk’lü krallar tarafından yönetiliyordu. Aristokrat sınıfı krallıktan hiç memnun değillerdi. Şehrin asilleri toplandılar ve bir askeri darbeyle kralı indirdiler. Bu olay da Roma Cumhuriyetinin başlangıcı oldu. Kelime anlamı “halk yararına devlet” olan bu cumhuriyet temellerini tek adam rejimine nefret üzerine kuracaktı.

Bir şey yanlış anlaşılmasın, içinde demokratik öğeler barındırsa da, maksat demokrasi değildi, aristokrat ve güç sahiplerinin kontrolü elinde bulundurmasıydı. Artık yeni yöneticilerin adı “Konsüllerdi”. Her dönem birbirlerini denetlemeleri için iki konsül görev yapardı. Yetkileri aynı krallar gibi olsa da, görevleri bitince yine aristokratlara hesap veriyorlardı.

Bu sistemler Roma Cumhuriyeti’ni büyüttü ve güçlendirdi. Başlarda nüfus az, toprak çoktu. Herkesin kendi toprağı vardı ve durum böyleyken pek sorun yaşamıyorlardı. Ancak yıllar içinde fetihlerle büyük nüfuslar Cumhuriyet’in parçası oldular. Nüfus arttıkça şartlar halk için kötüleşmeye başladı. Bu da bir takım aykırı seslerin başlangıcı oldu.

“Populares” ve Gracchi kardeşler

Cumhuriyet yıkılıp yerini İmparatorluğa bırakana kadar kendi içinde bir mücadeleye sahne olacaktı. “Populares” (popülistler) ve “Optimates” (Elitler) bu amansız savaşın iki tarafıydı. Cumhuriyetin nüfusu arttıkça asker ihtiyacı artıyordu. Toprakların büyük çoğunluğu aristokratlara aitken sıradan halka hiçbir şey düşmüyordu. Toprağı olmayan askere alınmadığı için de orduda personel sorunu ortaya çıkmıştı. Orduda bu problemler sürerken şehirlerde de başka sorunlar baş gösteriyordu. İşsizlik had safhadaydı. Aristokratlar köylüleri topraklarından atmış yerine çalıştırdıkları köleleri yerleştirmişlerdi.

Pön savaşlarında Kartacalı Hannibal’i yenen meşhur Scipio Africanus’un ailesinden gelen iki kardeş Tiberius ve Gaius Gracchius bu vaziyete bir dur diyeceklerdi. Kartaca’nın fethinde savaşmış ve halk gözünde kahraman olmuş Tiberius, halk meclisi lideri (Tribün) olmuştu ve bir takım toprak reformlarını senatoya yani elitler sınıfına dayattı.  Bu reformlara göre zenginlerin sahip olduğu toprakların bir kısmı halka ve askerlere dağıtılacaktı.

Hemen hemen bütün senatörler bu tekliften rahatsız oldular ve topraklarını kaybetme korkusuyla diğer tribünlere baskı yapmaya başladılar. Tiberius’un siyasi kariyerini bitirmek için her şeyi yaptılar ve kısmen başarılı da oldular. Ancak Tiberius kaybettiğini sanarak halkına döndüğünde bir şeyi anladı; halk onun arkasındaydı. İşte o zaman Tiberius onlara bu reforma destek vermeyen tribünlerin halkın değil zenginlerin çıkarlarını gözettiğini anlattı. Belki de modern anlamda popülizmin ilk hamlesi yapılmıştı.

Senato ve elitler çok kızgınlardı ancak görev başındaki bir tribüne dokunmak istemiyorlardı. Tiberius’u yetkilerini kötüye kullandığı için görev süresi bitince onu tutuklayacaklarını bildirdiler. Tiberius ise ikinci dönem seçilmek için çalışmalara koyulmuştu bile. Arkasındaki halk desteğiyle seçilmesi içten bile değildi. İstediği reformları da zorla olsa bile geçirmeyi başarmıştı.

 Bunun farkında olan senatörler ise çaresizlikle son hareketlerini yaptılar. Yüzlerce öfkeli senatör yanlarında köleleri ve ellerinde sopalarla Capitol tepesinde Tiberius’u aradılar. Tiberius başına geleceği biliyordu ancak kaderinden kaçamamıştı. Elitler topraklarını onlardan çalan adamı sopa darbeleriyle öldürmüşlerdi, ancak adamın istediği reform çoktan geçmişti. Her şeyden önemlisi, bu olay Roma’nın aristokrat sınıfı için sonun başlangıcı olmuştu.

“İtalya kırsalındaki vahşi hayvanların bile yaşayacakları mağaraları var, Roma için savaşan askerlerimiz neden eşleri ve çocuklarıyla sokaklarda sürünmek zorunda? Onların hakkettiği muamele bu mu?” – Tiberius Sempronius Gracchus

10 yıl sonra Tiberius’un küçük kardeşi Gaius da Tribün olarak seçildi. Onun da benzer reform talepleri vardı. Asıl maksadı ağabeyinin reformlarının üzerine koymaktı. Ancak vatandaşlık haklarını Roma’lı olmayan İtalyanlara açmak isteyen yasa teklifi, arkasındaki halk desteğinin ona karşı dönmesine neden oldu. Elitler bu zayıflığı gördüler ve harekete geçtiler. Abisi gibi linç edileceği korkusuna kapıldı ve intihar etti.

Gracchi kardeşler aslında popülizmin iki ucunu da tatmışlardı. Büyük kardeş Tiberius, halk desteğinin onu sonsuza kadar koruyacağını sanmıştı ve aristokrat sınıfının fazla damarına basmıştı. Gaius ise “yabancılara” vatandaşlık vererek kendi destekçilerini kızdırmıştı. Bu keskin hatalar ikisinin de sonunu getirdi. Ancak Popülist düşünce Gracchi kardeşlerle bitmeyecekti.

 Roma’nın popülist kanadı gelecekte büyüdükçe büyüdü. Halkın haklarını savunan ya da savunduğunu iddia eden liderler senatonun üstüne gitmeye devam ettiler. Bunların başında meşhur komutan ve hayat boyu diktatör “Gaius Julius Sezar” geliyordu.

 Tiberius gibi halk için reformlar yerine kişisel çıkarlarını düşünen bir liderdi. Siyasette ilerlemek adına edindiği borçları ödemek için fetihler yapmış, yaptığı fetihleri halka anlatabilmek için kitaplar yazıp herkese dağıtmıştı.

Galya’yı ve Britanya’nın bir kısmını fethettikten sonra Senato ile direkt karşı karşıya gelmişti. Senato, ona ordusunu dağıtma emrini vermiş ancak o dinlemeyip Roma’ya yürümüştü. Elindeki yetkiyi almak isteyen Elitlere karşı son darbeyi bu iç savaşla vuracaktı. “Rubicon nehrini geçmek” bir deyim olarak Sezar yüzünden dile yerleşecekti. Nehri ordusuyla geçmek artık geri dönülmez bir mücadelenin başlangıcıydı. Ona halk tarafından verilen yetkiyi geri almak isteyen elitlere karşı kalkışmanın sembolik hareketiydi ve o zaman için başarılı da oldu. 

Sezar’ın sonu da Elitler tarafından suikaste uğramasıyla geldi. Ancak kendisinden varis olarak bahsettiği yeğeni Gaius Octavian (Augustus) popülist emelleri gerçekleştirip Cumhuriyeti bir İmparatorluğa çevirecekti.  Muhtemelen Sezar ve Augustus’u anlatan bir yazı da yazmak gerekir.

Günümüze çıkarımlar

Günümüzde ne Sezar gibi stratejik bir deha, ne de Tiberius gibi halkın çıkarlarını gözeten bir ruh yok. Ancak kullandıkları yöntemler hala hayatta. Fransız ihtilali sonrası siyaset sağ ve sol olarak ayrılmıştı. Ancak şu aralar ABD ya da Avrupa gibi ülkelerin halkları kendi çıkarlarını koruyacağını iddia eden siyasetçiler ile onlara popülizmin büyüsüne kapılmamalarını söyleyen sermaye arasında kalmış durumdalar.

ABD gibi ülkelerde siyaset git gide geriliyor. Amerikan seçimleri yaklaşırken, sermayenin desteklediği Demokrat Parti ve ona karşı halkın desteğini arkasında bulundurduğunu iddia eden Trump arasında mücadele ciddileşiyor. Biden, Trump’ın kaybederse koltuğu bırakmayacağını söylüyor. Asıl soru ise şu, dünyanın geleceğini belirleyecek bu çarpışmada Trump gibi popülist liderler “Rubicon’u geçmeye”, Biden gibileriyse “Capitol tepesine yürümeye” cesaret edebilecekler mi? Haftaya Pazar başka bir yazıyla görüşmek dileğiyle…

Yazıyı İngilizce okumak için tıklayın