Her şey bu üç kelime ile başlamıştı. Bir adam tek başına bir ülkenin kaderini o cümle ile değiştiriyordu. Hayali ve inancı vardı. Şöyle diyordu:

“Bu inanç sayesinde umutsuzluk dağını yontup bir umut anıtı yaratacağız. Ulusumuzu saran âhenksiz bağırtıları, bu inanç sayesinde güzel bir kardeşlik senfonisine dönüştüreceğiz. Bu inanç sayesinde bir gün özgür olacağımızı bilerek hep beraber çalışacak, hep beraber dua edecek, hep beraber mücadele edecek, hep beraber hapse düşecek, özgürlük için hep beraber ayağa kalkacağız.”

Bir ülkenin neredeyse 200 yıllık bir ayıbına karşı dimdik ayakta ve gür sesiyle o tarihi konuşmasını yapıyordu. Onun “bir hayali vardı.”

O konuşmanın üzerinden tam 59 yıl geçti. Martin Luther King o hayali uğruna tıpkı konuşmasında olduğu gibi defalarca gözaltına alındı. Ancak onun hayali ırkçılığa karşı yurttaşların eşitliğini savunan bir Amerika idealiydi. Hiçbir engelleme, hiç bir kısıtlama, özgürlüğünü elinden alan hiçbir girişim onu durduramadı.

King’in hayalini gerçekleştirmesinin  Amerika’nın ırkçılıkla tarihi hesaplaşmasının bedeli yaşamı oldu.

Nereden mi aklıma geldi? Aynı “hayali” gören bir adamdan ‘görülmüştür’ yazan bir mektup aldım. Sadece ben değil, bir çok aydın, gazeteci, sanatçıya da aynı mektup gitmişti. Farklı görüş, inanç ve düşüncelere sahip muhataplarına şöyle sesleniyordu:

“Elbette hiçbirimizin elinde sihirli değnek yok. Ülkemizin içinde bulunduğu kaos ve sürüklendiği çöküşten çıkışın biricik yolu farklılıklarımızla birlikte, ortak akılla hareket etmektir. Aynı denizde buluşan ayrı nehirler olarak akmak bir zaaf değil, demokrasinin gücü ve güzelliğidir.”

Mektubu yazan 5 yılı aşkın bir süredir Edirne Cezaevi’nde bulunan Selahattin Demirtaş’tı. Önemli ve tarihi bir çağrıda bulunuyordu.

“Temel hedef, taktiksel iş birlikleriyle seçim kazanmaya çalışmak olmamalıdır. Tam tersine asıl hedef, seçimler aracılığıyla Cumhuriyet’i demokrasi temelinde yeniden inşa etmek olmalıdır” diyordu.

Mektubu yazdığı aydınların ‘toplumun vicdanı, ortak aklı ve hakkaniyetin sesi olarak’ sistemli ve örgütlü bir aydın hareketinin inşasını öneriyordu.

Demirtaş’ın  “hayali”  ise King’in hayali ile aynıydı.  

“Sizin de paylaştığınıza inandığım ortak hayalimiz olan gelecek Türkiye’sinde teklik değil, çok kültürlülük, çok dillilik var. Tek adam yerine çoğulculuk var. Emeğin acımasızca sömürüsüne karşı hakça paylaşım var. Kadınlar eşit, özgür ve güçlüdür bizim hayalimizde. Devlet çetelerin yuvası değil, halkın hizmetkarıdır. Yerinden yönetim modelleriyle her yurttaş söz ve karar sahibidir. Bizim hayalimizdeki Türkiye, çiçek bahçesi gibidir ve herkes kendi kimliğiyle, inancıyla, yaşam tarzıyla özgürce yer alır bu bahçede. Hepimizin kendimiz kalarak bir olması vardır. Tek ırk değil, tek yürek olmaktır hayalimiz. Özgürlükçü laiklik sayesinde inanç özgürlüğü de vardır hayalimizde, dinlere saygı da... “

Demirtaş bu hayalleri gerçek kılmak için bir ‘aydınlar hareketi’ öneriyordu.  Bu ‘hareketin’ yapabileceklerine ilişkin de öneriler sunuyordu.

Acaba farklı görüş, inanç, değerler ve vizyondan aydınlar bir araya gelebilir mi? Bu sorunun yanıtı geçmiş tecrübeler ışığında “evet.” Zira ülkenin kritik aşamalarında aydınların duruş, girişim ve davranışlarıyla dönüşümler sağladığı, krizleri çözme potansiyeline sahip olduğu nu görmüştük.

Demokrat Parti’nin Meclis’te 15 Demokrat Partili milletvekili ile kurduğu Tahkikat Komisyonu’na yasama, yürütme ve yargı yetkisini atfederek CHP’yi siyaset dışına itmeye çalışan ve tek parti diktatörlüğüne giden tasarrufları karşısında Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun DP idarecilerinin bütün davranış ve söylemlerinin şüpheye yer vermeyecek şekilde tek parti özlemini ortaya koyduğunu söylemesi, Prof.Dr. Tarık Zafer Tunaya’nın bu durumu anayasa ihlali olarak nitelendirmesi ve Prof. Nail Kubalı’nın komisyonlara geniş yetki verenlerin ağır mesuliyetten kurtulamayacağına ilişkin uyarısı o kutuplaşma döneminde önemli itirazlardı.

Keza 12 Eylül cuntasının yarattığı o karanlığı delen mum ışığının sahibi Aydınlar Dilekçesi’ne imza atan 1383 kişiydi. Sonraları kimi tornistan yapsa da o dilekçe 12 Eylül’ün sonunu hazırlayacak olan tarihi bir itirazı dillendirmişti.

1996 ve 2001’de cezaevlerindeki ölüm oruçlarına karşı aydınların girişimler bir çok mahkumun canını kurtaracak ve devletle siyasi mahkumlar arasındaki o kırılgan köprünün mimarı aydınlar olacaktı.

2013’te bu defa Kürt Sorunu’nun çözümüne ilişkin olumlu süreçte elini taşın altına koyan Akil İnsanlar’ın sayısı 63 kişiydi. Ülkeyi il il gezerek Kürt Sorunu’na barışçı çözüm arayışını kamu ile paylaşmışlar ve sürece katkı vermişlerdi.

Gezi Süreci’nde de devletin bir kanadına “sizi anlıyoruz” dedirten girişim yine aydınların kullandığı inisiyatifle gerçekleşmiş. Devlet muhatap ve müzakere  arayışını aydınlar üzerinden gerçekleştirmişti.

Sözün özü; bu ülkede aydınlar irade ve inisiyatif üstlendiğinde önemli değişimlere ön ayak olabilmişti. Bu bağlamda Demirtaş’ın çağrısı doğru adreslerden biriydi. Şimdi mesele o iradenin yeniden oluşması ve ortak paydalarının geliştirilmesidir.

İki adam iki hayali paylaştı…