Yarım Kalan Bir Lezzet Hikayesi
Gastronomi, sadece malzemelerin tabakta buluşması ya da tekniklerin sergilenmesi değildir. Gastronomi; insanın ruhunu, geçmişini, terbiyesini ve dünyayı algılayışını tabağa yansıtma sanatıdır. Bazen bir tabak yemek yersiniz ve şefin sadece lezzetini değil, karakterini, samimiyetini de hissedersiniz. İşte ekranlarda izlediğimiz, ardından mutfak kültürümüze kazandırdıklarıyla gurur duyduğumuz Eren Kaşıkçı, tam da böyle bir iz bıraktı hayatlarımızda.
MasterChef şampiyonluğu ile tanıdığımız o genç, naif ve vakur şefi, ne yazık ki beklenmedik bir anda, tam da hayatının baharında kaybettik.
Eren Kaşıkçı, gastronomi dünyasına adım attığı ilk günden itibaren yarışma hırsının, magazinsel parıltıların ve günübirlik popülerliğin ötesinde durmayı başaran nadir figürlerden biriydi.
Onu televizyon ekranlarında izlerken hepimizin gözüne ilk çarpan şey; önlüğüne, bıçağına ve ürünün özüne gösterdiği derin saygıydı.
Gösterişten uzak, bağırmayan ama emeğin gücüyle parıldayan bir duruşu vardı.
Ülkemiz gastronomisi için en büyük kazanç, sadece yetenekli bir şefin yetişmesi değil; mutfak kültürümüze böylesine mütevazı, ahlaklı ve ilkeli bir duruşun miras bırakılmasıydı.
Hayat, bir an sıcak bir ocağın başında hayaller kurmak, bir an sonra ise o ateşi tamamen sessizliğe terk etmektir.
Varlık ile yokluk arasındaki o çizgi öyle ince, öyle apansız ki...
Tezgâhta neşeyle yakılan ateş söndüğünde, geriye sadece mutfaktan yükselen anıların kokusu ve kalplerde bırakılan o silinmez insani izler kalır.
Eren’in gidişi de bize hayatın ne kadar kırılgan, zamansız ve aslında ne kadar kıymetli bir hediye olduğunu felsefi bir durgunlukla bir kez daha hatırlattı.
Onun yemek anlayışında toprağa olan bağlılık, yerel malzemeye duyulan sadakat ve Anadolu mutfağının dinginliği hissediliyordu.
Mutfak kültürümüzü genç kuşaklara aktarırken sergilediği o sakin, birleştirici ve öğretici dili; popüler kültürün yarattığı agresif şef profilini tamamen yıktı.
Kendisini izleyen binlerce genç aşçı adayına, mutfakta başarılı olmanın en temel şartının "önce iyi ve mütevazı bir insan olmak" gerektiğini sessizce ama çok güçlü bir şekilde kanıtladı.
Gastronomi dünyasında zihnimizi hep tarifler, kusursuz tabaklar, parıldayan unvanlar ve yıldızlar meşgul ediyor.
Oysa hayat bize her zaman gösteriyor ki;
Hiçbir tabak bir insana dokunmak kadar kalıcı, hiçbir yıldız bir insanın arkasında bıraktığı o samimi tebessüm kadar parlak değil.
Eren Kaşıkçı da kısacık ömrüne sığdırdığı büyük başarılara rağmen hiçbir zaman "ben oldum" demeyerek bunu herkese anlatmaya çalıştı.
Önlüğünü her gün ilk günkü hürmetle bağladı.
İçindeki o çocuksu merakı, naif gülümsemeyi ve toprağın saflığını hiçbir zaman kaybetmedi.
Türkiye gastronomisi bugün sadece başarılı ve şampiyon bir şefini değil; mutfak tezgahının ardında duran en beyefendi, en temiz yürekli evlatlarından birini kaybetti.
Hayatın bu ince ve amansız çizgisinde, Eren Şef’in ateşini kısıp sonsuzluk alemine göçüşünü derin bir üzüntüyle izledik.
Ancak biliyoruz ki, arkasında bıraktığı o tertemiz duruş, mutfak kültürümüze kattığı değerler ve duyarlılık, onu hatırlayan her mutfak sevdalısının kalbinde yaşamaya devam edecek.
Güle güle güzel insan, güle güle naif şef.
Ruhun şad, mekânın cennet olsun.