Önce bir teşekkür etmem gerek. 

Geçen haftaki yazıda Cumhurbaşkanı adaylarının aynı zamanda parti genel başkanlığı koltuğunda oturan isimlerden oluşmasından, bunun göz ardı edilen sakıncalarından bahsetmiştim. 

Bu konuda arayan, kaygılarıma ortak olan, önerilerde bulunan bazı sivil toplum liderlerine teşekkür ederim. Siyasi yapımızdaki arızi yanları gören, değiştirmek, elini taşın altına koymak isteyen kişi ve kurumların olduğunu bilmek sevindiriciydi. 

O günden beri ister telefonda ister yüz yüze konuştuğum birçok kişiyle uzlaştığımız konu çok basitti aslında: Cumhurbaşkanlığı makamının parti başkanları arasındaki bir yarışa dönüşmesinden şikayetçiydik. Partilerin dışından gelecek gerçek anlamda sivil ve demokrat bir aday görmek istiyorduk...

Halk “partiler üstü” bir aday görmek istiyor…

Bu görevi bugüne dek ifa etmiş olan değerli isimler umarım alınmazlar ama, siyaset arkadaşlarıyla birlikte girdikleri o Saray’da gösterdikleri performans da ortada.  

Bugün KKTC’de siyasetine hâkim olan bütün bu parti başkanlarını; Meclis’te, muhalefette ve hatta hükümette yeterince denemedik mi? Söylemde elbet farklılıklar vardır ama iş icraya geldiğinde birbirlerinden ne farklarının olduğunu anlayabilen oldu mu? Ziya Paşa’nın meşhur beytidir: 

“Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde…”

O yüzden artık lafa değil, ortaya konan esere bakma vaktimiz geldi. 

İnsan siyasilere bakınca hayret ediyor elinde olmadan. Tüm o bildik yüzler bir kez daha sıraya girmiş durumdalar. Ellerinde kâğıt kalem nereden ne kopartarak etraftan ne kadar para toplayabileceğini hesaplamaya çalışan müflis bakkal gibiler. Kurmaylarıyla aralarında şöyle konuşmalar geçtiğine eminim: 

Bolca irade, özne, egemenlik derken…

“Efendim, parti oylarıyla ikinci tura kalsak; sonraki turda şuradan şu kadar, bu kesimden de şunlardan bu kadar gelse; kesin gider beş yıl Saray’da biz keyif çatarız. Yeter ki siz biraz statükodan dem vurun, ama KKTC de deyin. Az biraz Türkiye’ye çıkışın, halkın duygularını okşayın ama çok da küstürmeyin. ‘Barış’ deyin, ‘çözüm’ deyin, ama arkasından mutlak ‘fakat Rumlar’ diye ekleyin. Konuşurken araya bolca ‘irade’, ‘özne’, ‘egemenlik’ sözcüklerini karıştırın. Uyup uymaması çok önemli de değil, ortaya karışık olsun yeter! Herkes yer bir ucundan…” 

Lütfen kızmayın bana ama, bütün bu tiyatronun müsebbibi biziz. Siyasilerimizin yerine koyun kendinizi. CTP, UBP, HP, TDP ve dahi DP başkanı olsanız ve kimse size dönüp “bugüne dek halkın geleceği için ne gibi somut toplumsal çözümler ürettiniz ki cumhurbaşkanlığına aday oldunuz?” diye soran yoksa siz de aynısını yapmaz mısınız? 

Maliyetini kendi cebinizden karşıladığınız anketleri size yakın yayınlardan kamuoyuna sunup algı operasyonlarına girişmez misiniz?

Karantina günlerinde neler gördük?

Aralarında bileşik faize halkı kurban eden parti var. İTEM yasasıyla halkın mezara kadar ödeyeceği borç hanesine yazdırılan yüz milyonlarca dolar var. Bunları ne iptal eden çıkmış ne sorgulayan. Kurdukları bu düzende halkı federasyon isteyenler ve istemeyenler şeklinde ikiye bölmüşler. Siyaseti de yıllardır bu çizgi üzerinden diledikleri gibi hegemonya tesis ederek yapıyorlar…

Karantina günlerinde hep birlikte gördük. Hükümet ayrı, cumhurbaşkanı ayrı, muhalefet ayrı telden çalmıştı. Paylaşamadıkları neydi? Siyasetin gücüne esir olmak dışında yarattıkları ortak bir değer olmadığından olsa gerek bütün o çekişme. Halkı, çalışanı düşünen halen yok ortada. 

Son zamanlarda bazı dostlarım; “İyi hoş diyorsun da senin de herkese çatmaktan başka yaptığın bir şey yok! Peki çözüm nedir?” diye serzenişte bulunuyorlar. 

Çözüm basit…

Bu toplumun lafta değil gerçek manada ciddi ciddi bağımsız olan ve tarafsızlığını sadece onu seçen halkın çıkarları için bozan, dolayısıyla hep onu seçen halkın tarafında kalan bir cumhurbaşkanına ihtiyacı var. Saray’ın siyasi partiler ve onların başkanları arasında ele geçirilecek bir siyasi mertebe konumuna gelmiş olması hepimizi artık rahatsız etmeli. Tüm eksikliklerine rağmen sendikaları, sivil toplum kuruluşlarıyla Kıbrıslı Türkler aslında örgütlü bir toplumdurlar.  

Öneri mi dediniz? Buyurun o zaman size öneri: 

Protesto edelim bu seçimi. Hiç bilet satılamadığı için sahnelenemesin bu tiyatro. 

Ama benim tercihim başka. Kendimize güveniyorsak ipleri elimize alalım. Bir araya gelelim, tartışalım ve gerçekten bağımsız bir cumhurbaşkanı adayını kendi adayımız olarak çıkaralım karşılarına…

Başkanlık sistemini de hedefine koyacak ve halk için çalışacak, o Saray’ı halka açacak, bizim sarayımız yapacak bağımsız bir cumhurbaşkanı adayımız olsun…

Bilinen yoldan mı gideceğiz yoksa silkinecek miyiz?

Bir seçenek daha var elbette. Alışık olduğumuz yoldan gidelim, bu mevcut isimlerden birini seçip yollayalım o makama. Önümüzdeki beş yılı da böyle heba edelim. Sonra en sevdiğimiz şeyi yaparız, sağda solda otururken birbirimize büyük büyük laflar eder, kadehler inip kalkarken bol bol statükodan yakınırız. 

Lütfen şimdi bir saniye durun ve istisnasız tüm adayları gözünüzün önüne getirin. 

O statüko dediğiniz o adayların yüzlerinden akmıyor mu? O statükonun cisim bulmuş hali değil mi hepsi? 

Statüko dediğiniz biziz, hepimiziz. Kırk beş yıldır aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekliyoruz. Yalnız Albert Einstein’ın meşhur sözünü hatırlatmak isterim: “Sürekli aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir.”  

Ve bir de ne demiş eskiler? 

Kendi düşen ağlamaz…