Fıkrayı bilir misiniz? Bektaşi’nin önüne iki şişe şarap koymuşlar, “üstad bunlardan hangisi daha iyi sence?” diye sormuşlar. Bir tanesini tatmış bizimkisi ve “diğeri” demiş. “İyi de ötekini denemedin daha” diyecek olmuşlar, Bektaşi cevabı yapıştırmış: “Bu tattığımdan daha kötüsü olamaz.”

“Şarabım pek güzel…”

Bizim halimiz de böyle gibi geliyor bana. “Şarabım pek güzel” diyen her siyasiyi alkış kıyamet kabul edip başa geçiriyoruz. Sonra iş şişenin açılıp da şarabın tadılmasına gelince anlıyoruz ki; bize sunduğu sirkeymiş. Siyasette tüketici hakları da işlemiyor, “yanıltıcı reklam sonucu aldım bu şişeyi” diyemiyorsunuz. Adına seçim denilen bir sonraki panayır kurulana dek iade edip yenisiyle değiştirmek de yok. Mecbur içeceksiniz o sirkeyi son damlasına dek.  

Sonra? Kurulan seçim pazarında başka bir siyaset esnafı gelip aklınızı çeliyor, “nasıl olsa bir süredir içmek zorunda kaldığımız bu sirkeden kötüsü olamaz, bir de onun şişesinden çıkanı deneyelim”, diyoruz. Her şey sil baştan, aynı kötü filmi yeniden izleyin, aynı kâbusun içine bile isteye bir kez daha düşün! 

İnsan, ömrü boyunca daha kaç kere bile bile lades der? 

Biz diyoruz işte. 

Yalancı esnafın satış yöntemleri bile değişmiyor oysa ki. Hep aynı ezberlenmiş pazarlama taktikleri. Yüzlerinden, gözlerinden belli bize ne sundukları, kakalamaya çalıştıkları mala kendilerinin bile inanmadıkları. 

Misal; KKTC’ci esnaf var, sürüsüne bereket. KKTC’ye en inanmayan kendileridir aslında. 

Dudaklarında hep aynı türkü: “Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak!” 

Sesler çatlak, ritm kaçık ve her daim detoneler, ama sıkılmadan aynı şarkıyı terennüme devam ediyorlar. İşin tuhafı; Ankara’da başka Lefkoşa’da başka havadan çalıyorlar. 

Ne yapmışlar bu “forever” yaşayacak olan KKTC için? KKTC adı altında bağımsız ve hür biçimde yaşamayacağımız algısı yaratmaktan başka? Siyaset sahnesinde yaptıkları en ufak hareket, attıkları en küçük adım bile o dillerinden düşürmedikleri “egemenlik” kavramının yanına bile uğramamış, KKTC’nin adam yerine konmasının önüne geçmekten başka bir işe yaramamışlar. 

Varsa yoksa; “Aman ha, biz olmazsak ham yapar sizi Rum haramiler” diye korkutuyorlar. Karacaoğlan’ın dediği gibi “Harami var diye korku salarlar da bizim onlar gibi ipek yüklü kervanımız mı var?” Bu ahali zamanında korkmamış o haramilerden de şimdi onlar başımızda olmazsa mı teslim olacak? 

Olsun korkuya devam! 

Casuslar nerede?: “Ya federasyon kuracayık ya da yok olacayık.” 

Bu toplum korkuyla yaşamaya alışık ne de olsa. Her daim “casuslar”dan bahsederler o yüzden. Nerededir bu casuslar, kime hangi şekilde hizmet ederler, karşılığında ne alırlar, aldıklarını nerede saklarlar? 

Bu kadar mantıklı sorular bizim sağ siyaset esnafı için çok fazladır, o yüzden sormayın. 

İspat yok, kanıt yok, bilgi, belge, somut veri yok ama olsun aramızda casuslar var. Aramızdan bazıları bu dünyaya kötülük ve hainlik için gelmiş, siz de böyle inanın. 

Diğer taraftaysa federasyoncular her zamanki gibi sahnenin diğer köşesindeler. Tuhaftır, onların da kendilerini pazarlamak için buldukları taktik aynı; korku yaymak: “Ya federasyon kuracayık ya da yok olacayık.” 

Bitmişliğin, tükenmişliğin, çaresizliğin siyaseti olarak federasyon! Yaşadığı toprak parçası üzerinde kendine yetebilen bir toplum olmak için en ufak bir fikri, projesi bulunmayanla, federasyon kurmak dışında bu hayatta hiçbir şansı kalmadığını saat başı tekrarlayanla, kendi kendini özne yerine koymayanla kim ne diye oturup yeni bir hayat kursun? Siz komşularımızın yerinde olsanız bunları ciddiye alır mısınız? 

Niye böyleler? Çok basit; aynı KKTC’ciler gibi onlar da o dillerinden düşürmedikleri federasyona dair en ufak bir inanca sahip değiller de ondan. 

Ama çok şanslılar. 

Çünkü eski omuzu kalabalıklardan şimdi emekli olmuş birtakım zevat, federasyoncu takımının aleyhine konuşmayı iş edinmişler kendilerine. Türkiye ekranlarında anlatıyorlar da anlatıyorlar. “Aman ha” diyorlar “olur da bu federasyonculardan biri, hele de bu Akıncı seçilirse Kıbrıs gider”. 

Nereye gider? 

Bu koskoca ada su üstünde yüzen dev bir duba misali mi de çekip götürecekler? 

Anlaşılmaz olan biz bu ada üzerinde değil de uzayda bir yerde mi yaşıyoruz? Akıncı o görevde beş yılı aşkın bir süredir oturuyor. Bu süre zarfında yapılan müzakerelerde en ufak bir ilerleme mi oldu? 

Kuzey’in statüsünde bir değişiklik yaşandı da bizim mi haberimiz yok? 

Ortaya hangi hakiki somut siyasi hamle kondu da siz efendiler bunu beğenmediniz? 

“Al gözüm seyreyle aynı müzakere masallarını” oyunundan başka ne sergilendi de acaba huzursuz oldunuz? 

Bakmayın siz federasyoncuların bu kişilerden şikâyet ediyor olmalarına. İçten içe pek memnunlar hallerinden. 

Ciddiye alınıyor olmak herkesin hoşuna gider çünkü. 

Yaşasın KKTC diyenler de federasyon masalı anlatan da sahici değil… 

Onlar sayesinde kendilerine ve o anlattıkları federasyon masallarına inancını kaybetmiş kitlelerine gaz veriyorlar. O yüzden esasen bayılıyorlar o konuşmalara. 

Bu kısır siyaset oyununda karşı tarafa karşı koz elde etmek işlerine geliyor. Birilerinin gerçekte samimiyetle inandığı federasyon seçeneğinin köküne kibrit suyu döktüklerini bile düşünmeden yalanlarına devam ediyorlar o sayede. 

İşin kötü tarafı nedir farkında mısınız? Bizim bütün bu çapsız siyasilerimizin yetersizliği, beceriksizliği biz sıradan vatandaşların, Kıbrıslı Türklerin hanesine eksi puan olarak yazılıyor. Siyasetçimiz bunlar olunca bizi bu adadaki komşularımız ya da Türkiye yöneticileri, halkı bir yana biz kendimiz bile kendimizi ciddiye almaz olduk. 

Birikmiş onca sorun varken üzerimizden bir de pandemi silindiri geçmiş, bu küresel salgına dünyadan yalıtılmış bu küçük toprak parçası üzerinde yakalanmışız. O süreçte başımızdakiler kendi aralarında kavgaya tutuşmuşlar, muhalefettekiler dillerini yutmuşlar köşelerine çekilmişler. Ekonomi iyice zora girmiş. Toplum “kamu-özel” diye karpuz gibi bölünmüş, ayrımcılığın dibine vurmuş. Ceplerdeki para günden güne buharlaşırken Cumhurbaşkanlığı seçimleri gelmiş çatmış. 

Birden bire çözülmüş bütün diller. Meğer bizim siyaset esnafında halk için çarparmış kalpler. Kimsenin makam mevki derdi yokmuş, topluma hizmet için tutuşurmuş tüm yürekler. Gün gibi aşikâr oysa ki; bugüne dek yapamadıkları bundan böyle yapamayacaklarının teminatı, ama olsun “elimdeki şişenin içinde şarapların en kalitelisi, hatta adeta bir yaşam iksiri” var diye geziyorlar şimdi orta yerde. Ne KKTC’ciler ne federasyoncular bunca zaman yapamadıkları için bir özür borçlu olduklarını düşünmüyorlar bile. Bir özeleştiriyi bile bize çok görüyorlar. O halde neden hâlâ inanıyoruz aynı yalanlara?

Peki ne yapalım mı, dediniz? 

Yeni bağ kurmaktan, kendi mahsulümüzü toplayıp, kendi şişemizi kendi şarabımızla doldurmaktan başka şansımız yok. Başarabilir miyiz? Merak etmeyin bence, Bektaşi’nin hikâyesi gibi; şu ana dek tattığımız, bize zorla içirilenlerden daha kötü olma ihtimali yok. Hele biz bir toplum olarak kendimize inanalım, yenilik için yola çıkalım, gerisi gelir.