Demokrasilerde seçim neden yapılır? Ülkenin karar verici makamında belli bir süre için kimin bulunacağına halk tarafından karar verilmesi için elbette. İşin o kısmı tamam da o göreve talip olanlar arasında seçmenler neye bakarak karar verirler? Bu sorunun da cevabı basit: Göreve talip olan adaylardan hangisi görev süresi boyunca yapmayı vaat ettikleri konusunda daha ikna ediciyse onu tercih ederler. 

Peki, önümüzde cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Bu seçimde bu toplum hangi kriterlere göre hareket edecek? Hangi adayların hangi proje ve vaatleri arasında tercih yapacak? Bu kez yanıtı hemen vermek o kadar kolay olmayacak sanki, değil mi?

O halde şimdi şöyle bir geriye doğru yaslanalım ve yakın geçmişimize göz atıp bizim toplum olarak aday profil algımıza ve seçmen davranışımıza bakalım…. 

2015 yılında UBP seçmeninde Eroğlu’ya karşı oluşan tepki ve UBP’nin kendi içinde yaşadığı kavgalar Akıncı’yı cumhurbaşkanı yaptı. Ondan önceki seçimlerde Eroğlu’nu o koltuğa oturtan da Talat’a ve CTP’ye (ve AB’ye) olan tepkiydi.  Biraz daha geriye, bir seçim öncesine saralım filmi şimdi. O zaman da Denktaş’a ve UBP’ye karşı yükselen tepkinin Talat’ı cumhurbaşkanı yaptığını görebiliriz.  

Böyle bakınca bir de şunu kavramak mümkün: Son üç seçimde UBP, CTP, TKP-TDP geleneğinden gelen adayları, yani köklü siyasi partilerimizin başkanlarının tamamını sırayla Cumhurbaşkanı seçmişiz. Yerleşik hâkim siyasi yapıların başkanlarının tamamını deneyen bu halk hâlâ parti başkanından Cumhurbaşkanı seçmeye devam mı edecek? 

Şurası çok net: Biz neredeyse 45 yıldır kendi kendimizi bir sarmala hapsetmişiz ve tamamen tepkisellik üzerinden önüne arkasına, geleceğe, çoğu zaman gerçekte toplumsal çıkarımızın ne olduğuna bile bakmadan “sersem sepelek” dinamikler üzerinden oy tercihi yapıyoruz. Meşruiyetini bizim üzerimizden sağlayan bir kayıkçı kavgasının gönülsüz katılımcıları gibiyiz. Bu siyasi atmosferde de adaylarımız neredeyse hiçbir proje ve öneri yapmadan seçim kazanıyorlar. Doğal olarak icraatsız, bomboş geçirdikleri görev süreleriyle ilgili yapmadıklarından ötürü de kimse onlardan hesap sormuyor. 

Şu an önümüzde pandemiden ötürü ertelenen cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Covid-19 salgınının da etkisiyle yaldızları hızla dökülen, başarısızlığı artık afişe olmuş bir hükümete sahibiz. Ülkenin siyasi ve iktisadi şartları işlerin yolunda olmadığını artık adeta haykırıyor. Ama siyasilerimiz ülkemizde pandemi ortalığı yıkıp geçmemiş, her şey normalmiş gibi 11 Ekim tarihinde yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin havasında yaşıyorlar şu an.  

Hiç mi sokağa çıkmıyorlar acaba? Gündüz vakti kepenkleri kapalı dükkân sayısındaki artış gözlerine hiç mi takılmıyor? Bu belirsizlik ortamında bir sonraki günü düşünemeyecek hale gelmiş insanların beklentisizliği, koyvermişliği, herkesin bakışlarındaki donukluk hiç mi dikkatlerini çekmiyor? Çok farklı çevrelerden insanların “normal akan” bu siyasete karşı sadece acı acı gülümsediklerini nasıl oluyor da fark edemiyorlar? O acı gülümsemelerin aslında diplerde bir yerde bir öfke biriktirdiğini idrak edemeyecek kadar mı uzaklar her şeye?

İki yılı aşkındır hükümet edenlerin ve beş yılı aşkındır cumhurbaşkanlığını yürütenlerin bu değişen dinamiklerden etkilenmeyeceğini ve bildik ezber söylemlerle bir seçimi daha atlatabileceğini düşünenler büyük bir yanılgı içinde olduklarını yaşayarak öğrenecekler sanırım. Bana kalırsa herkes yorganını bu “siyasi iklime” göre hazırlasa iyi eder… 

Peki, Cumhurbaşkanı Akıncı’nın aslında Kıbrıslı Türklerin hanesine kattığı somut bir şey yokken, toplumda oluşan bu tepkileri tahkim ederek ahalideki sokakta oluşan “tencere kaynamıyor” şikayetini bir biçimde kimlik siyasetiyle emmeye yönelmekten başka bir şey yapmazken eğer inanırsanız halen favori adayların başında gelmesini nasıl açıklayacağız? 

Bence bu sadece Akıncı’nın başarısı değil aynı zamanda Kıbrıs Türk toplumunun haline bir işarettir. Bildik ezberlerle çözümlemeler yaparak düşüncelerini yazanların yeni ortamı ya da klasik deyimle “yeni normal”i göz önüne alarak siyasi analizlerini yapmaları gerekiyor. Akıncı’nın daha az yıpranmış görünmesinin en başta gelen sebebi mevcut diğer adayların tamamının siyasi açıdan başarısızlığı kanıtlanmış figürler olmasıyla yakından alakalıdır. Hoş, “Akıncı’nın da kırk dört yıllık aktif siyasi hayatı içindeki başarıları da ortada değil mi?” derseniz size “Haklısınız” demekten başka bir şey gelmez elimden.  

Kötüler arasında en az kötüyü seçme zorunluluğuna dönmüş bu siyasi yapımız bizi artık daha ne kadar idare edebilir? Artık tavan yapan siyasi yıpranmışlıklarıyla, seçmende yarattıkları güvensizlik duygusuyla seçime giren bu adayların yarışından ne çıkabilir?  Sahici bir umut, insanları sandığa şevkle götürebilecek bir beklenti yaratmaları mümkün mü? Hele gerek Tatar gerekse Özersay hükümetteki performanslarıyla çok yorucu ve yıpratıcı bir süreçten geçerken bir de üstüne eklenen bu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden daha çok yıpranmadan çıkabilmeyi nasıl becerecekler? 

Hükümetin büyük ortağı UBP’de ne zaman ve nasıl biteceğini öngörmenin kolay olmadığı parti başkanlığı kazanı halen kaynıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle eşzamanlı olarak yeniden fokurdamaya başlamış durumda. Belli ki önümüzdeki günlerde parti içindeki hararet hızla artacak.  Bunun birçok nedeni var. Bunları sıralamak istemiyorum. Sosyolojik olarak UBP tabanında var olan çok parçalı ve çok katmanlı parti dinamiklerini ciddi anlamda kucaklayabilecek bir parti başkanının varlığı halen güçlü biçimde hissedilmiyor. “Partimiz hükümet olsun, icraat yapsın, güçlü destek verelim” diyerek hareket eden UBP seçmeni benzer yönelimi cumhurbaşkanlığı seçiminde göstermiyor. UBP tabanı açısından karizmatik Denktaş figürüne oy verme alışkanlığının sona ermesinden bu yana böyle bir gelenek var. UBP tabanında parti başkanlığı cumhurbaşkanlığı seçimlerinden çok daha önemli görülüyor.  Bugünkü UBP adayının seçimlerdeki en önemli zaafı budur. 

Dolayısıyla UBP genel başkanlığı koltuğunda oturan kişi aynı zaman da partinin doğal lideri olamadığı sürece cumhurbaşkanı adayı olması bu nedenden ötürü doğru bir tercih değildir. Eroğlu sonrası UBP’ye başkan olan tüm figürler doğal ve güçlü lider rolünü oynamaktan çok uzaktalar. Eroğlu da bu özelliği bir günde elde etmemişti, mücadele ede ede kazanmıştı. O yüzden UBP’nin lideri olamayan bir parti başkanının toplum liderliğine soyunması iddiasına ilk önce UBP tabanı yüz vermez. 

Benzer durum Erhürman için de geçerli. Bu iki büyük partinin başkanlarının cumhurbaşkanlığı yarışında seçmen algısında kabul görmemelerinin altında da bu benzer faktör yatıyor. UBP için saydığım şeyler CTP Başkanı Erhürman için de geçerli. Erhürman’ın durumuyla Tatar’ın siyasetteki konumu çok benzeşiyor. 

Özersay bu konuda daha şanslı olarak görülebilir.  Sonuçta parti başkanlığı tamamen kendi kişisel markasından mütevellit.  O yüzden Tatar ve Erhürman’ın birincil sorunları onun için geçerli değil. Lakin hükümetteki başarısızlıkların getirdiği dezavantajlar diğer iki adaya göre Özersay’da daha baskındır. Çünkü tek kişilik bir oyunda tüm başarısızlık o kişinin hanesine yazılır.  Bu üç aktöre eğer aday olursa Serdar Denktaş da eklenebilir, ama hepsinin durumları son tahlilde siyasi analiz açısından çok farklı değildir. 

İşte Akıncı’nın bu aktörler arasında görünmesinin nedeni kendisinin görevini başarıyla yapmasından değil rakiplerinin bu açmazları sayesindedir. Yani Akıncı sadece göreli üstünlük sahibi şu an. 

Ancak henüz son düzlük koşulmadı. Adaylar da tamamen netleşmedi. Eğer bu verili tabloya yeni aktörler katılırsa durumun değişmesi mümkündür. Çünkü Akıncı’nın başarılı bir cumhurbaşkanı olmadığı yaygın bir kanıya dönüştüğünden ve halihazırda olası rakip adaylar da ahalinin algısında bu makama uygun profiller olmadığından seçmenin oy davranışı şimdilik tamamen bir belirsizlik içeriyor. Siyaset genelde bu tip boşlukları sevmez. Bakalım, az kaldı, hep birlikte göreceğiz. 

Akıncı’ya yapılan ölüm tehditleri

Cumhurbaşkanı Akıncı’nın geçen hafta ölüm tehditleri aldığını açıklaması her şey bir yana son derece ciddi bir çağrıdır. Bu tehdit ya da tehditlerin telefonla mı, mail yoluyla mı, evine mektup bırakarak mı, sosyal medya aracılığıyla mı yoksa yolda yürürken yüzüne mi söylenerek yapıldığını bilmiyoruz. Ancak bu durum araştırılıp ilgili sivil ve askeri güvenlik ve istihbarat birimleri tarafından açığa çıkarılmalıdır. Bugün koşullar ne 1960’lı yıllardaki Albaylar Cuntası altındaki Atina, ne 1990’lı yıllardaki istikrarsız Ankara hükümetleri dönemindeki durumla benzerlik taşımaktadır. O halde Akıncı durumu ciddiye almış ve kamuoyuyla paylaşma gereği duymuşsa bu konunun aydınlatılması her bakımdan hem önem hem de zaruret taşımaktadır. Akıncı’nın çok tartışmalı biçimde onayladığı bilişim suçları yasasının da ne işe yarayacağını da elzem biçimde görmek açısından da bu çağrının aydınlatılmaya muhtaç olduğunu düşünüyorum.  

Hatırlayalım 28 Haziran tarihinde Anastasiadis de Türkiye ile girilecek bir savaşın “Kıbrıs Helenizmi”nin sonunu getireceğini açıklamıştı. Bu açıklamasının “altında da gerçekçilik yattığını” sözlerine eklemişti. Hem Kuzey’deki hem de Güney’deki Cumhurbaşkanlarının bir biçimde korkuya vurgu yapar olmalarının iki halkı da tedirginliğe sürüklediğini belirtmek lazım.  

Bu tür açıklamaları kamuoyuyla paylaşmadan önce Kıbrıs’ın iki tarafındaki liderlerin devletin resmi ve sivil kanallarını kullanıp kamu diplomasisiyle bir sonuç almaya çalışmaları gerekirken işi halkın önüne atıp ahalinin (zaten güvensizlik duyduğu siyasetçilere) daha çok güven kaybı yaşamasına yol açtıklarını düşünüyorlar mı acaba? 

O sebeple Kıbrıslı Türklerin liderinin ölümle tehdit edilmesinin sorumlularını askeri ve sivil otoriteler derhal aydınlığa kavuşturmalıdır. Halkın cesaretini ve huzurunu sağlayacak doyurucu açıklamalar yapmalarını en kısa sürede bekliyoruz. İçeride ve dışarıda ciddiye alınacak bir araştırmayla sorumlular bulunmalı ve konu yargıya taşınmalıdır. Elbette bu durum eğer ciddi bir şey değilse de onun da aydınlatılması ve toplumun rahatlatılması elzemdir.