Sabahın üçü olmuş. Üzerimde yol yorgunluğu ve uykusuzlukla birleşmiş hafiften bir sinir bozukluğu var. Ama karşıdan bakan neşem yerinde zannedebilir. Telefonda bazı gazeteci arkadaşlarıma konuşuyorum, başımdan geçenleri anlatırken gülüyorum. Hattın diğer ucunda onlar da kahkahalarını tutamıyorlar. Pek gülünecek halimiz yok aslında. Şu Kovid-19 günlerinde tüm insanlık gibi, bugüne dek bildiğimiz hayatı belirsiz geleceğe dek artık sürdüremeyecek olduğumuzu fark etmenin çaresizliği halihazırda yeteri kadar ağırken, yetmezmiş gibi bir de bu küresel salgına dünyadan soyutlanmış, çapsız siyasiler elinde deneme tahtasına, oradan oraya fırlatılan bir çocuk oyuncağına dönmüş bu ülkede yakalanmışız. Gülmeyip de ne yapalım? 

Sabiha Gökçen'de uçağa götüren otobüslerin sosyal mesafe paradoksu…

Her şey İstanbul’a gitmek zorunda kalmamla başladı. İki gün Türkiye’de kaldıktan sonra yanıma 13 yaşındaki oğlumu da alarak memlekete döndüm. İstanbul’daki havaalanında elimizdeki negatif sonuçlu PCR testlerimiz kontrol edildikten sonra uçağa binmek üzere körüğe yönlendirildik. Ancak bizi bir sürpriz bekliyordu, körüğün ucu uçağa değil, bizi uçağa götürecek otobüse uzanıyordu. 

Oğlum ve ben kontrolden geçen ilk iki kişiydik, dolayısıyla otobüse ilk biz bindik. Otobüs koltuklarının bazılarının sosyal mesafe kuralları gereği boş bırakılması gerektiğini belirten uyarılar mevcuttu. Yolcular geldikçe otobüsün içindeki insan sayısı artmaya başladı. Kısa bir süre sonra balık istifiydik. “Sosyal mesafe” usulen yapıştırılmış o kağıtların üzerinde yazılı kalmıştı bir tek. 

Görevliye “Nasıl olacak bu ortamda sosyal mesafe?” diye sormak gafletinde bulununca cevap gayet küstahtı: “Ne yani herkese özel otobüs mü kaldıralım?” Hikâyenin bundan sonrasını 'bir otobüs dolusu insan bu durumu protesto etmek için alkışlarla araçtan indik, yetkililer bu durum karşısında çaresiz kalarak iki otobüs daha getirmek zorunda kaldılar’ diye anlatmayı isterdim. Ama öyle bir şey olmadı, kuzu kuzu kaderimize razı olduk. O an esas macerayı Ercan’da yaşayacağımızı da bilmiyorduk zaten. 

İki PCR testimizin negatif olmasına rağmen birimizi illa karantinaya alacaklar…

Ercan’da sağlık görevlileri duruma hâkim, muntazam bir şekilde görevlerinin başındaydılar. Lakin yolculuğa çıkarken resmi ağızlardan açıklanmış olan seyahat kuralları bir kez daha değiştirilmiş meğer. Aynı uçaktan inmiş yolcular için farklı karantina kuralları geçerliydi artık. 

Benim elimde dört gün önce KKTC’den alınmış PCR testi sonucu vardı ve ben elimi kolumu sallayarak evime gitme hakkına sahiptim. Oğlumun testi ise iki gün önce Türkiye’de yapılmıştı ve ne hikmetse onun üç gün karantinada kalması gerekiyordu. Aynı uçaktan inen 84 yolcunun yarısı karantina kapsamındaydı. Bunların bir kısmı öğrenciydi, geri kalanın içinde KKTC vatandaşları da vardı. En şansızlar ülkemizde yaşayan bazı İngiliz vatandaşlarıydı. Bazılarına 14 günlük karantinaya alınacakları tebliğ edildi. Ama burada da tuhaf bir durum söz konusuydu, bazı İngiliz vatandaşları sadece üç günlük zorunlu karantinaya tabi tutulmuştu. 

Benim eve gidebileceğim söylenmişti ama oğlumu tek başına karantina oteline gönderemeyeceğim için ben de otele götürecek olan servis aracında yerimi aldım mecburen. Malpas Otel bizi bekliyordu. O sırada uçaktan inmiş yolcuların yarısı evlerine doğru yola koyulmuştu. 

Malpas Oteldeki karantina vurgunu…

Otele geldiğimizde plansızlık ve kargaşa devam ediyordu. Öğrencilerin Güneş Motel’de kalacağı belli oldu, onlar yeniden otobüse binmek zorunda kaldılar. Daha önce ücretsiz olduğu açıklanan PCR testlerinin ücretli olduğu söylendi, ama sonra bundan vazgeçildi. Ülkeye giriş çıkışlardaki seyahat kuralları günden güne değil artık saatten saate değişiyordu demek! Her an yeni bir kural icat edilmesinden endişe ederek o geceyi geçirdik. 

Ertesi gün öğleye doğru telefonum çaldı, arayan görevli hemşire benim ve oğlumun test sonuçlarının negatif olduğunu ve otelden ayrılabileceğimizi söyledi. Bir gün önce üç gün süreceği söylenen karantinamız sona ermişti. Otele girerken kimliklerimize el konulmuştu, almak için resepsiyona müracaat ettiğimizde önüme beş yüz otuz beş liralık fatura kondu. İlk yaptığım kafamdan İstanbul’dan Ercan’a tek yön iki kişilik uçak bileti ücreti olarak verdiğim üç bin iki yüz lira ile otel faturasını toplamaya çalışmak oldu. Bir de bizi havaalanından alması için çağırdığım binemediğimiz taksi… Toplama işlemi yapmaktan vazgeçtim. 

Sanırım öyle tuhaf zamanlarda yaşar olduk ki; artık yolda nasıl yürüdüğümüzü bile unutmaya başladık. Yolda nasıl yürüneceğini unutan insan evlatları haliyle düşünmeyi ve dolasıyla muhakeme yeteneğini çoktan kaybetmiş demektir. Bu toplum tarafından seçilmiş siyasiler bu Kovid-19 belası başımıza sarıldığından beri artık bir şeyi gizleyemez oldular. Daha önce bir şekilde idare ediyorlardı, ama artık gün gibi ortada olan yalın bir gerçek var: Tüm dünyayı etkisine alan bulaşıcı bir hastalık karşısında ne yapması gerektiği hususunda en ufak bir fikri olmayan çapsız bir siyaset esnafının elinde oyuncak durumundayız. 

Oy kaygısıyla şirinlik yapan siyasilerin düştüğü durum… 

Uçuşların başladığı 1 Temmuz tarihinin üzerinden iki hafta geçmişken kuralların ne olduğunun, hangi sebeplerden dolayı hangi durumlarda hangi tedbirlerin alınacağının halen belli olmaması karşısında endişelenmemek mümkün mü? Aynı uçaktan inen yolcuların yarısının evine, diğer yarısının otele gönderilmesinin bilimsel izahatı var mı? Bizi yönetenler hangi sebeplerle seyahat kurallarını günden güneyi geçtim artık saatten saate değiştiriyorlar? Tam bir acizlik, günü kurtarma telaşı içinde, tepkiler karşısında anında geri adım atma korkaklığıyla hareket eden bir hükümetin halkının sağlığını koruması mümkün mü? Toplum için bu kadar ciddi tehdit oluşturan bir konuda gelen tepkilere göre oy kaygısıyla şirin görünme çabası içinde hareket eden bir siyasetçilerle beklenen ikinci dalganın nasıl yaşanacağı aşikâr değil mi?

Yanlış anlama olmasın. Ne karantinaya karşıyım ne de sıkı seyahat kurallarına. Ancak burada bir sorun var. Ortada net bir kural ve gerçek bir tedbir yok. Devlet keyfi karar değişiklikleriyle ülkeyi ziyaret eden turistlere, ekmeğini burada kazanan oturma izinli kişilere ve burada öğrenim gören öğrencilere ve tabii bir de kendi vatandaşlarına resmen tuzak kuruyor. Vatandaşını bu olağanüstü zamanlarda sosyal devlet anlayışıyla gözetemeyen bir devlet ne işe yarar? 

Sekiz saati anca bulan zorunlu bir konaklama için ödenen ücretleri ülke ekonomisinin bu zor günlerinde krize giren turizm sektörüne helal edelim diyeceğim ama keşke bu para tahsil etme becerisini patronların Maliye Bakanlığı’nın dolaplarında tozlanan vergi dosyaları için de gösterebilseler. Ama onlar da haklı. Toplum bu kadar sessizken, kalantorların ödemesi gerekeni almak yerine, seyahat etmek zorunda kalmış vatandaşının cebini boşaltmak daha kolay. Sorun aslında bende. Bunca yıl üniversitede siyaset dersi vermiş hocayım, bu düzende devletin kime hizmet etmek için çalıştığını ben bile öğrenememişim ki, bütün bu olanlara halen şaşırıyorum.