Güneş artık inmiş, nihayet akşam serinliğiyle birlikte gelmiş. Köy meydanında oturmuş tartışıyoruz. Sanki eski Yunan’da yaşanılan yerle ilgili o yerde yaşayan herkesin fikrini söylediği; her tür siyasi, dini, ekonomik kararın bu şekilde ortaklaşa, doğrudan demokrasiyle alındığı bir agora toplantısındayız. 

Geçen pazar, 5 Temmuz günü Akıncılar’da (Lurucina) köy meydanında otururken toplumun kendini ilgilendiren konuları tartışmak ve çözüm bulmak için binlerce yıl önce icat ettiği bu forum yönteminin halen çalışabilir olduğunu düşündüm. Bugünün dünyasında problemlerin karmaşıklığı, nüfusun büyüklüğü, her şeyin tek merkezden düzenlenmesi belki artık bunu zorlaştırıyordu ama o gün Lurucina’da gördüğüm, içinde yer aldığım ortam aynı zamanda dünyanın gidişatı açısından bazı ipuçları barındırıyordu sanki.

Lurucina’daki insani talep… 

Dünya Sağlık Örgütü’ne Kıbrıslı Türklerin de üye olması için yürüttüğümüz kampanya çerçevesinde gitmiştik köye. Büyük ilgi gördük, Lurucinalılar imzalarını bizden esirgemeyerek büyük bir destek verdiler. Ama konu bununla sınırlı değildi. Lurucina’nın halihazırda içinde yer aldıkları Kuzey Kıbrıs’ın toplumundan bağımsız olarak ayrıca bir dünyaya, hayata, dış dünyaya bağlanabilme, ilişki kurabilme problemi vardı. Kuzey Kıbrıs’ın yalıtılmışlık halinin yanında onlar bir de paralel bir mikro evrene sıkıştırılmış olmalarından kaynaklanan sorunlar yaşıyorlardı. 

Meydanda, Akıncılar Belediye Başkanı Hasan Barbaros ve Köy Muhtarı Mustafa Eğmez konuşma yaptılar önce. Luricina köyü 1963-1974 arasında 5 bin kişilik nüfusa sahipken zamanla köyün nüfusu 350’ye kadar düşmüştü. Köyün 500 metre uzağında, yürüme mesafesinde bir başka köy var. O köyün adı Limya. 1974 yılında Luricina ile Limya arasına o şimdi aşılmaz gibi duran sınır çizildiğinde Limya’nın nüfusu 400’ü bulmuyormuş.  Bugün 5 bin kişi yaşıyor.

Tuhaf bir hikâye. Tarihin belli bir dönemecinde sanki Limya ile Lurucina yer değiştirmiş gibiler. Limya gelişmiş büyümüş, Luricina ise git gide küçülüp komşusunun haline bürünmüş. 

Köyümüz neden cezalı!?

Köy halkının derdi hukuken aslında KKTC içinde olmalarına rağmen, sanki başka bir gezegende yaşıyorlarmış gibi kendilerini dışlanmış, izole edilmiş hissetmeleri. Hatta şöyle diyebiliriz; dünyanın izole ettiği KKTC dönüp bal gibi Türk tapulu bir köyümüz olan Lurucina’ya bir izolasyon daha uyguluyor. Hemen yanı başlarındaki komşularıyla en ufak bir ilişki kuramamak tüm hayatlarını zorlaştırıyor. 

Bu şirin köy, insanlarıyla beraber tabelası bile çoktan yerinden sökülmüş, varlığı bile unutulmuş, kimsenin girmediği bir çıkmaz sokak muamelesi görüyor. Bir çıkmaz köy haline dönüştürülmüş Lurucina. Sanki “cezalı” statüsündeler. Köyün kan kaybı artık dayanılmayacak durumda. O yüzden köy halkı burunlarının dibindeki Limya’ya bir kapı açılmasını istiyorlar. Seçim zamanları elbette hatırlanıyorlar, partiler, makam sahibi siyasiler gelip bu konuda birtakım sözler verip gidiyorlar. Seçim geçip gittikten sonra o sözleri verenleri ara ki bulasın! Şu an köylüler siyasete, siyasilere olan tüm inançlarını, partilere, hatta bu ülkeye olan aidiyet duygularını sorgular olmuşlar.  
Tüm partilere dair aidiyetler unutulmalı ve sorgulanmalı… 

Köy meydanındaki o toplantıda konuşulanlardan çıkarılabilecek ilk sonuç şu: Akıncılar köylüleri artık tüm siyasi kesimlere ciddi bir ders vermeye hazırlanıyor. Ama elbette bir sorun da var. Her ne kadar siyasi partilere olan farklı aidiyetleri sorgulayıp bu konuda hep birlikte hareket etme yönünde konuşmalar yapılsa da yıllardır sahip olunan siyasi kimliklerden çıkmayı başarıp ortak soruna yeni bir bakış açısında ortak çıkar hususunda birleşerek bakmak, birlikte mücadele etmek o kadar da kolay değil. Ama bunun yollarını tartışıyorlar.

Lurucina meydanındaki bu tartışma bana hepimizin dikkate alması gereken bir sosyal deney gibi geliyor. Çünkü onların yaşadığı, kendi sorununu ezberlerden çıkarak yeni bir ortak mutabakat yaratarak çözme çabaları aslında tüm Kıbrıslı Türklerin de üzerinde düşünmesi gereken bir amaç. Körü körüne siyasi particilik hepimizin ortak sorunu çünkü. 

Toplum olarak siyasi partilerin ve siyasetçilerin dünyanın her yerinde halk için bu siyasi faaliyet yürüttüklerini aslında bir hizmeti yerine getirmekle mükellef olduklarını gündelik yaşam içerisinde unutuyoruz. Siyasi partiler ve siyasetçiler de halkı sadece seçimden seçime hatırlıyorlar. Halk ise bu durumu bildiği halde siyasilerin bol vaade dayalı zehirli diline aldanıyorlar ya da aldanmak için şahsi sebepleri oluyor. 

Siyasiler artık top çevirmeyi bıraksın…

Oysa yerleşik siyasi yapımız, siyaseti meslek haline getirmiş siyasilerimiz sorun çözme konusunda çok fazla kırık nota sahipler. Hele bu yaşanan pandemi sonrası ekonomik ve sosyal sorunlarımız ciddi bir şekilde daha da ağırlaşmışken. Ortaya çıkan bu yeni ağır tablo henüz siyasetçilerimiz tarafından layıkıyla okunamadı. Bir şekilde geçip gideceği, her şeyin iyi kötü bildik halde devam edebileceği umuduyla oynuyorlar halen. Zamana karşı top çevirerek durumu idare edebileceklerini sanıyorlar. Ama sanırım ilk seçimde kalelerinde bir anda gördükleri gollerin etkisiyle ani bir aydınlanma yaşayacaklar ve durumun ciddiyetini ancak o zaman kavrayabilecekler. 

Ancak şu an için o noktadan çok uzaklar. Siyasetin efendileri sorun çözmek yerine sorunları söylem düzeyinde daha karmaşık hale getirerek ortalığı bulandırmayı maharet sanmaya devam ediyorlar. Ya da belki de ellerinden başka bir şey gelmiyor. Ancak böylesi durumlar uzun süremez, hiç beklenmedik bir şekilde basitçe çözümü sunan karakterleri yaratıverir. Aslında boş tartışmalarla sanki her şeyi sanki çok karmaşıkmış gibi gösterme gayreti biraz da bu yüzden. Siyaset esnafı başına gelebilecekleri içten içe hissediyor, çıkışı bulamadıkça ortama sis bombası atmayı kendini kurtarmak için tek çare olarak görüyor. 

Kapı tek şartla açılabilir…

Lurucina aslında hepimizi ilgilendiren deney gibi bir süreç yaşıyor demiştim; köy halkının bu kapıyı açtırmayı başarabilmeleri için tek bir seçenekleri var.  Bu konuda ortaklaşarak tüm siyasilere karşı ayrımsız ortak hareket etmek zorundalar. Kendi içlerinde siyasi kimliklere bölündüklerinde bunu becerebilmeleri imkânsız gibi. Ancak tüm siyasileri oylarıyla cezalandırabilirse o kapının açılma şansı doğabilir. Kendilerine de söyledim; kapının açılmasını gerçekten isteyenler ilk seçimde sadakat gösterdikleri partilerine oy vermekten vazgeçmeliler. Bazen oy vermek değil vermemek en başarılı siyasi eylemdir çünkü. Bunu yaptıkları yani seçimleri boykot ettikleri takdirde siyasilerin onları muhatap alacağını ben de o meydanda kısa bir konuşma yaparak vurguladım. Dinleyiciler alkışlarıyla karşılık verdiler söylediklerime. Ama sandıklar kurulduğunda ne olur bilemem! 

Dönüş yolunda da epey aklımı meşgul etti bütün bu bizzat kendi gözlerimle takip ettiğim tartışma esnasında duyduklarım. Çoğumuzun bu ülkenin yurttaşı olarak sorunlarımız o köydekilerinkinden farklı görünebilir. Ama bir tarafıyla hepimiz aynı durumdayız. Aynı Akıncılar köylüleri gibi yarı “açık hapishane” hatta bir nevi “yarı açık akıl hastanesi” hayatına layık görülmüş vaziyetteyiz. Ve lakin, ama, fakat demeden konuşamayan, mazeret üretmeyi siyasetin birinci kuralı sayan, herhangi bir sorunu çözebilme yeteneğini de bu sebeple çoktan kaybetmiş bir siyaset esnafı sınıfının elinde oradan oraya sürükleniyoruz. 

Fakat siyasetçilere kötü bir haberim var. Bence sabır taşı çatlıyor. Bugün Lurucina’da, çok yakında her yerde. Bu çatırdamanın seslerini halen duyamıyor olmalarına, kulaklarının bu kadar kapalı olabilmesine insan inanmakta güçlük çekiyor.