İnternette gençlerin kullandığı deyimle söylersem, size kesin bir bilgi vereceğim şimdi. Yayabilirsiniz! Gayet net! Bir gün bunca kuşağın hayatını etkileyen Kıbrıs meselesi çözülecek. Üstelik bu çözümü bulan, yapan biz “büyük insanlık” olmayacağız. Doğa çözecek bu işi. İklim değişikliğini bazıları halen bir safsata olarak görmeye yatkın olsa da; kutuplar eriyecek, sular yükselecek yaşadığımız bu yeryüzünde. Bizim bu cennet Akdeniz’de sıcaklık o kadar artacak ki; artık bu yıl ne kadar turist gelir diye hesaplar yapan bir turizm bakanınız da olmayacak. Bazı bilim insanlarının okuyunca insanın içinin karardığı açıklamalarına bakılırsa, o binlerce yıllık kutsal zeytin ağaçlarını yok etmek için yangın çıkmasına da gerek kalmayacak. Neden bir yangın söndürme helikopterimiz yok diye tartışmanın da manası olmayacak. Kimi araştırmalara bakılırsa Kıbrıs da olmayacak zaten, bizim buraları çoktan denizin altında kalmış olacak. 

Yirmili yaşlardaki gençlere kötü bir miras bırakıyoruz!... 

Ben nasıl olsa görmem o günleri diye içiniz rahat mı? Bugünlerde dünyaya gelen çocuğunuzun, torununuzun ve onların çocuklarının arkanızdan bir hayır duası bile okumayacağına da emin olabilirsiniz ama. Hatta o kadar ileriye gitmeye gerek yok, şu an 20’li yaşlarına adım atmaya hazırlanan yeni kuşak da gayet farkında ki, onları da iyi bir gelecek beklemiyor. Bu tüketime, gösterişe, hiç ölmeyecek gibi çalışarak, aslında hiç ihtiyacımız olamayan şeylere para yetiştirmeye çalışarak harcadığımız hayatın manasızlığını o gençler sizden çok daha iyi görüyorlar. 

Ama biz bunları konuşmasak da olur. Onun yerine günlük siyasi hay huyumuza dönelim. Hangi siyasi parti liderimiz ne demiş? Olası bir erken seçimde ya da ekim ayında yapmayı planladığımız Cumhurbaşkanlığı seçiminde kim ne kadar oy alır acaba? KKTC sonsuza kadar, ilelebet yaşayacak mı ya da? 

Parti başkanlarının saltanatına dayanan siyaset ölüdür… 

Hiçbir şey bilmiyorsam da şuna eminim; bir gün bu ada iklim felaketlerinin sonucu olarak yükselen suların altında kaldığında, bizim bu politikacı esnafı anında evrim geçirerek suyun altında nefes alma yeteneği geliştirir ve deniz altında kurdukları parti binalarında saltanat kavgalarına hiçbir şey olmamış gibi devam ederler. Her şey değişir ama bizim Kıbrıs’ta (ve elbette Türkiye’de de) parti başkanları değişmez. 

Son on yılda özellikle epey değişiklik olduğunu söyleyerek itiraz edebilirsiniz elbette. İsimler mühim değil ki; anlayış değişmedikçe ha Ahmet gitmiş Ayşe gelmiş, ha Ayşe yerini Mehmet’e bırakmış. Vitrin düzenlemesi başka, değişiklik başka zira. 

Alpay Durduran’ın meclisteki kürsü konuşmaları… 

Bazen diyorum ki; keşke meclis oturumlarının canlı yayını 70’lerde, 80’lerde de olsaydı. Bugün elimizde bazı toplantıların kaydı olurdu da izlerdik hiç değilse. Mesela Alpay Durduran’ın TKP’nin genel başkanı olduğunda yaptığı kürsü konuşmaları. Benim henüz yeni yetmeliğimde, büyük hadise yaratmış o meşhur 10,5 saatlik tarihe geçen performansını mesela. 

Durduran’ın siyasi çizgisini, aktif politikada yaptıklarını beğenip beğenmemeniz ayrı, ama hiç değilse belli bir heyecan, bir gündem yaratan, tüm hatiplik yeteneğini göstererek toplumun dikkatini çeken, farklı bir insan görmeyeli ne kadar oldu bir düşünün.

Bugün sormamız gereken şu: Kuzey Kıbrıs parlamentosunda halkın dinlemek isteyeceği ve partisinin sultasından kopmuş hür iradeli kaç siyasi hatip var? Cevabı çok basit: Bir kişi bile yok! Üstelik neredeyse son 30 yıldır böyle. Neden dersiniz?

Siyasetin yamukluğuna dair örnekler…

Elbette siyasi partilerdeki genel başkanlık saltanatının 1975 yılından itibaren aldığı yamuk şekillenmeden ötürü olduğunu söylemek mümkün. O yüzden, bugün mecliste federasyon kavramının avantajlarını ve dezavantajlarını halka anlatacak ve parlamentoda büyük resmi gösterecek bir siyasiyi ara ki bulasın! Haksızlık olmasın, misal CTP’de bu kapasiteye sahip üç vekil sayabilirim esasen. Lakin genç akademisyen, fotoğraf olarak sağlam imaj veren parti başkanının sultası müsaade etmez bazı şeylere. Başkanın sultasından söz ederken sadece onun siyasi bir figür olarak şahsi karakterinden söz etmiyorum. İçinde görev yaptığı parti başkanlığı kültünün yani o makamın karakteri nedeniyle bu tür konuşmaların yapılmasına hoş görüyle bakılmaz. 

Konu sadece CTP de değildir. Bugün görevdeki Cumhurbaşkanı'nın parti başkanlığı sırasında eleştiri yapan iki vekil, partiden kapı dışarı edilmiştir. Çünkü partinin yüce çıkarları bunu gerektiriyordu. Öte taraftan o parti yani TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) aynı başkan tarafından tarihin çöplüğüne hazin biçimde atılmıştır. 

Cumhurbaşkanlığı makamı parti başkanlığı saltanatının devam yeri mi?

Şimdi neredeyse tüm siyasi liderlerimiz bu parti başkanlığı saltanatını cumhurbaşkanlığı makamıyla taçlandırmak istiyorlar. Bakınız Akıncı, Tatar, Erhürman, Özersay, hatta Arıklı… Bu beş isim parti başkanlığı saltanatından saraya geçmiş veya geçmek isteyen bir hırsla son bir yılımızı adeta zehir ediyorlar. Ne uğruna? 

Ülkenin ekonomisi dipte, en hali vakti yerinde iş insanından küçük esnafa dek günler siftahsız geçiyor, gelecek belirsiz, hele emeğiyle geçinen işçilerin durumu daha da karanlık. Yetişmiş bir alay genç insanımız geleceğini nerede arayacağını bilemez halde. Bir virüsün belasına işini ekmeğini kaybetmiş yığınla insan. 

Zengini, fakiri, yaşlısı, genci her kesimden insan ülkenin ekonomik ve siyasi alandaki öngörüsüz ve plansız uygulamalarından bıkmış bir durumda bekliyor. Bu siyasi figürlerin tamamı mevcut icra makamlarındaki aktivitelerini ve uygulamalarını kimse görmemiş gibi halen halkımızdan bildik teranelerle oy istiyorlar. Şaka gibi duruyor değil mi? Ama değil. Şaka falan yapmıyorlar, çok ciddiler. Ama hiç değilse rollerini daha iyi oynasalar. Aklımıza, zekamıza bu kadar hakaret edilmese. Hani maceralı bir filmi izlerken film olduğunu, gerçek olmadığını bilmemize rağmen merakla ne olacağını beklememiz gibi izleyebilsek kendilerini. O bile yok!

Çocuklarımızın geleceğini bu saçma düzenin beceriksizliğine ve insafına bırakalım mı?! 

Peki ne yapalım? Bilmiyorum. Görünen o ki; bu parodiyi halk olarak seyretmeye devam edeceğiz. Ama hiç değilse yaşadığımız bu hayatın manasızlığını idrak etmekten çekinmesek, bizim bunun farkına varmamızın bile en tepedeki siyasimizden başlamak üzere bulundukları bu makamların gereğini güncellenmiş küresel ve ulusal dinamikler çerçevesinde hakkıyla yerine getiremeyenlerin bir şeyleri anlamasına vesile olabileceğini anlasak.  

Ya da boş verin bunları. Altımızda arabalarımız var. Petrol halen mevcut. Basın gaza. Bu doğa nimeti güneşin altında halen petrolle çalışan santrallerimizden gelen pahalı elektriğimiz var. Pahalılığını ve zehirli oluşunu dert etmeyin, marketler sebze, meyve dolu hâlâ. Turist de gelir, Girne’yi beton cehennemine çevirmeye de devam edelim. Kendimizi sorgulamaya gerek yok, her şeyin suçunu İngiliz’e Türkiye’ye atıp rahatlatırız içimizi. Çocuklarımızın geleceğini bu saçma düzenin beceriksizliğine, insafına bırakmaya devam edelim. Arkamızdan bizi hayırla anmayıversinler, ne olacak ki?