Orhan Veli’nin “Bedava yaşıyoruz bedava / Hava bedava, bulut bedava…” diye başlayan şiirini doladım bugünlerde dilime. Ama küçük bir değişiklikle; “Sımarlama yaşıyoruz, sımarlama…”  

Sımarlama geldin…

Yaşı genç olanlar belki “o da ne demekmiş?” diye sorabilirler. Çünkü epey zamandır denk gelmedim, ama bir zamanlar halk arasında “sımarlama geldin” diyerek sıkça kullanılan bir sözcüktü. Sözcüğün esas kullanımı “ısmarlama” elbette. 

Artık pek duymuyorum. Neden acaba? “Bir zamanlar her şey farklıydı, şimdi her şey bozuldu” diye haybeci nostaljiyle avunanlardan değilim ama, galiba eskiden daha çok kullanılmasının sebebi o vakitler bizi yetiştirenlerin ısmarlama olan her türlü sahteciliğe tahammül gösterememeleri olsa gerek. Günümüzdeyse her yanımızı sımarlamacılık kuşattığından belki kimse bu sözü artık kullanmaz olmuş…

Eskiden toplum içinde beklenmedik şeyler olduğundan “ısmarlama geldi galiba” denirdi. TDK’ya göre bilinen ilk anlamının yanında içten olmayan baştan savma manası da varmış. “Ismarlama hac, hac olmaz” “kişi, kendisi yapması gereken bir işi başkasına ısmarlamamalıdır” gibi örnek kullanımları var.  

“Sımarlama yaşıyoruz, sımarlama…”

İşte benim de böyle Orhan Veli’nin “Urumeli Hisarına otırup bir türkü tutturması” gibi Lefkoşa surlarından bakıp “Sımarlama yaşıyoruz sımarlama” diyesim var.  Özellikle 1990’lı yıllarla başlayan ve kapıların açılmasıyla (2003) hız kazanan sımarlama yani sipariş bir sivil toplum halimiz oluşmuş durumda. Bunun sakıncalarını yazmaya girişmeyeceğim, çünkü gazete sayfaları yetmez, ama sanırım anlamışsınızdır. Şu kadarını söyleyeyim kestirmeden giderek; sivil toplum faaliyeti adı altında dış kaynaklı sipariş talepler aklı başında olan birçok insanı bilerek veya bilmeyerek kuşatmış durumda…

Netameli bir konu farkındayım. Toplumun, ülkenin, dünyanın birtakım can alıcı sorunlarını gündeme getiren herkese “kimlerden para alıyorlar, dış güçlerin maşası oldular” türünden sağcı popülist çıkışlar yapanlarla aynı kefeye konmak tehlikesi var. Ama bazı şeyleri konuşmaktan da “aman şimdi şunlarla aynı kafada görünmeyeyim” diyerek kaçınmanın da bambaşka zararları var. 

Sımarlama “araştırmacıklar” hayatımızı kuşatırken…

Sonuçta bazı kesimlerin sığ siyasetleri gereği toptancı bir şekilde her çalışmayı bu şekilde suçlaması bazı sivil toplum çalışmalarının dış kaynakların ısmarlamasıyla matah bir şeymiş gibi belli aralarda ülkenin basın yayın organlarında manşetleri süslediği gerçeğini değiştirmiyor. Belki söylediğim sebeple, birileriyle aynı cenahta görünme korkusuyla bu tip çalışmalara itiraz edene, eleştiri yöneltene çok rastlayamıyorum. Dış kaynaklı siparişler alanların, bu projelerde çalışanların (inanın ironi yapmadan söylüyorum) ekmeğinin peşinde olmasına da itiraz edecek halim yok. Ama gelin görün ki bu iş her yanımızı ahtapot gibi sarmış durumda. Öyle ki; gazeteciliğimizi, sivil toplumculuğumuzu, kamuoyu araştırmacılığımızın, itiraz biçimimizin, eleştirilerimizin, beğenilerimizin, kültürel ve tarihi değerlere sahip çıkışımızın, herhangi bir konuyu tartışma biçimimizin ya da etraflıca düşünüp tartışmak yerine kestirmeden ezber tavır alışımızın tamamının altında bu “sımarlama” ruh halinin damgası var sanki. İşi “yap bir araştırmacık da verelim paracık” minvaliyle mesleğe çevirmiş olanlar da cabası. 

Sımarlaya sımarlaya yozlaşıyoruz!

Bütün bunların zararı mı ne? En başta gazeteciliğimizden eleştirilerimize, tartışma programlarımızdan sendikacılığımıza dek oluşan bu sımarlama sivil toplum atmosferimiz sahiciliğini, organikliğini kaybediyor. Hakiki ve organik halk tepkilerinin saman alevinden farksız olmasının altında yatan temel neden bu AB ya da ABD’den ısmarlanan bazı projeler ve onların yansımalarının algılarımızı yönetiyor olmasıdır. Yakında bu ülkeler de bizim bu halimizden sıkılıp çekip gideceklerini de işitiyorum...

Bu ısmarlama gazetecilik, muhalefetcilik maalesef artık temsil edici özelliğiyle toplumun tüm hücrelerine nüfus etmiş durumda. En bariz örneği de oynanan bu iki toplumlu tiyatrolar. Elbette kayıplarımız hususundaki örgütlenme, yapılan o kazılar ya da iki toplumlu koro gibi hariç tutulmaması gereken, bu yakındığım kategoriye girmeyen saygıdeğer hakiki işler konumuz dışında. Benim derdim iki toplumlu denerek ısmarlama oynanan bir takım palavradan işler. 

Bütün bu çalışmalar çokkültürlülük, renklilik, bir arada yaşama şiarlarıyla ortaya konuyor. Kavramsal olarak bunlara itiraz edecek halim yok, ancak bütün bunlar tuhaf bir şekilde bizi tüm o iddianın aksine tek boyutlu hale getiriyor, her konuda benzer tavır almaya zorluyor. Oysa her vaka, her mesele kendi içinde kendi argümanlarıyla değerlendirilmeli. Dünya artık eski Soğuk Savaş günleri gibi her şeyin ikilik üzerinden açıklanabileceği ve iki taraftan birini kolayca seçebileceğiniz bir yer değil. Politik duruşlar, kimlikler de tek boyuta indirgenebilir olmaktan çıktı artık. Bazen bazı olaylarda her konuda zıt kutupta yer aldığınız birileriyle o konuda aynı konumda olabileceğiniz gibi, birçok konuda size yakın olanlarla yine o konu özelinde farklı şeyler savunurken bulabilirsiniz kendinizi. 

Anastasiadis Zapatistalara destek verdiğinde…

Mesela Anastasiadias evrensel bir söylemle Zapatistalara selam verdiğinde/dayanışma gösterdiğinde onun gibi düşünmek her aydının görevi olmalıdır. Lakin konu Zapatistalar değil tamamen Kıbrıslı Türklerin varlık ve kimlik meselesi olduğunda konu farklılaşır. Ve barış karşıtı görüneceğim diye Anastasiadis’in penceresinden ve resmi görüşünden bakmaya kalkılınca benim kafamda sorular zonkluyor.  İşin bir diğer kötü tarafı bu “sımarlama”  sivil toplumculuk tüm sivil toplum faaliyetlerinin üzerinde bir soru işareti doğmasına yol açıyor, bir de böyle bir zararı oluyor. 

Bu sımarlama sivil toplumculuk sadece bizim Kuzeyde geçerli değil, Güneyde de var. Lakin oradaki durum bizdeki kadar vahim değil. Çünkü orada entelektüel yöntem ve ihtiyaçlar çerçevesinde, sınırları bu açıdan belli bir faaliyet söz konusu. Bizdeki ise sınırsız ve bizzat ihtiyaç oluşturmak amacıyla kullanılıyor. Aramızda bu kadar küçük fark var. 

Bana kalırsa üniversitelerimiz bu tür araştırmaları kendileri yapmalı ve topluma bu alandan ciddi hizmet vermelidir. Yoksa seslenecekleri bir toplumu yakında bulamayacaklar. Kaldı ki son on yılda siyasi alanda yaşadığımız anomaliler de aslında ısmarlama gelen olaylardır. Bir bir sayarak sıkmak istemem kimseyi… 

Sadece şu kadar söyleyeyim: En son ülkemize Ercan’dan giriş yapan bir grup insanla ilgili ne çok “ısmarlama” yaşadığımıza dair son kanıttan geriye doğru giderek benzer olayları zihninizde dizmeye başlayın, bakalım nerelere kadar gideceksiniz.