Muhalefet lideri genç bir adam. Geleceği, geleceğin bugünden farklı olacağını, bir şeylerin değiştiğini, değişmesi gerektiğini simgeliyor. Hakikaten öyle mi? Sanki değil, ama ahali “umutsuz yaşanmaz” demiş, seçim yüzdeleri üzerinden bakarsak temkinli bir teveccüh göstermiş. İmaj ne kadar gerçek şüpheli ama eklenti yok diyemeyiz en azından. 

 


Mağusa Türk Gücü’nde imza topladık…

 


Mağusa’dayım, imza kampanyasındaki arkadaşlarımla birlikte. Toplantılarımız var, hazırlıklarımız sürüyor. Ayırmadan her yere girip çıkıp imzalarımızı çoğaltmaya çalışıyoruz el ele.  Mağusa Türk Gücü’nden Gaziler Cemiyeti’ne uzanan ziyaretlerimizin birinde göz ucuyla içerideki açık televizyona bakıyorum. Çünkü muhalefet lideri konuşuyor. Elimde değil, kulağımın bir tarafıyla onu takip etmekten alamıyorum. Bir yanda karşımdaki insanların, klişe tabirle “sokaktaki vatandaş”ın o sırada anlattıkları, yakınmaları, beklentileri, bugünü algılayışlar, diğer yanda muhalefet liderinin kurduğu cümleler… Bir kulağımda biri, diğerinde öteki. Tuhaf bir an.

 


Uzun zamandır suskundu muhalefet lideri. Nereden baksanız 10 Mart’tan bu yana kayıplardaydı. Ama artık konuşacakmış. Ne olmuş? Ağzını tutan mı varmış onca haftadır? Hayır, suskunluğun adı başkaymış: Yapıcı muhalefet!

 


“Yapıcı muhalefet yapalım, susalım”

 


Kendi fikri mi acaba? O an kamera karşısında aklına öyle dedi de geçti mi? Değildir mukakkak. Ama acaba partililerin, teşkilatın haberi var mı bu yapıcı muhalefet yönteminden. “Yapıcı muhalefet yapalım, susalım” diye konuşuldu mu acaba parti binalarında? Partiden arkadaşlara sordum bunları. Bilmiyorlardı. Yapıcı muhalefetin ne olduğu konusunda bir fikirleri yoktu. 

 


Koskoca tarihiyle köklü partinin gelmiş geçmiş en “sessiz” genel başkanı artık biraz ağzını açacak, bir şeyler söyleyecekmiş. Sesini de çok fazla olmasa da bir parça yükseltebilirmiş. Uyarıyor mu bizi? Yoksa bir müjde mi bu? Kim bilir? “Araba devrildikten sonra konuşmak” diye bir lafı vardı eskilerin…

 


Oysa bu ahali onu genç yaşında çok partili koalisyonda da olsa başbakanlık koltuğuna oturtmuştu. Belagati yerindeydi. Yahut kendisi hakkında böyle bir inancı vardı. Konuşmalarını dinlerken tumturaklı sözler, taşlamalar arasında mühim bir şey dinlemiş gibi hissetseniz de konuşmalar bittiğinde herkesin zihninde aynı soru beliriyordu: “Güzel konuşma, ama peki ne dedi?” Cevap basit, bir şey demedi. Şükür bitti o günler, demek ne güzel olurdu. Ama bir koalisyon yıkılır, yerine yenisi gelir. Gelen gideni, giden geleni aratır mı? Ortada hakikati konuşan, küçük de olsa bir parça değişik, yeni, farklı bir fikir ortaya atan yoksa öyle olur elbette. Dolap beygiri gibi, dön baba döneriz aynı yerde. Hani o meşhur eski Sovyetler Birliği karşıtı fıkrada dendiği gibi, pencereleri kapat, vagonu salla, insanlar tren gidiyor zannetsin! Sanki 1950’lerin dünyasındayız da internet çağının çoktan dünya vatandaşı olmuş gençlerinin pencerelerine perdeyi çekmek kolaymış gibi. 

 


Gelenin Gidenden farkı ne?

 


Gelenin gidenden farkı ne? Hiçbir farkı yok, yenisi daha az partili bir koalisyon sadece, hepsi o kadar. Kesin olan, bu ülkenin üzerinde yaşayan, geleceğini burada arayan insanlara bir sokum ekmek bile vermeyecekleri. Ama canımızı sıkmamak lazım, çünkü muhalefet lideri dayanamadı artık, mırıldanmaya başladı. Şiir de okur mu acaba? Güzel günler göreceğimizden, motoru maviliklere süreceğimizden falan dem vurur mu? Böylece sadece yapıcı değil, duygulu, duyarlı bir muhalefet tonu tutturur mu? 

 


O esnada hükümet kanadı ne yapar? Onların en büyük gayreti öncelikle Cumhurbaşkanı ile en ufak bir işte en ufak bir uyum göstermemek üzerine kurulu. Neden? İki taraf da diğerinin ertelenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerini düşünerek hareket ettiğini söylüyor. “Ben değil o öyle yapıyor” diyorlar. Muhtemelen iki tarafında aklında aslında yaklaşan seçim dışında bir konu yok. O fikirle yatıp kalkıyorlar bugünlerde. Devlet adamlığı mı, dediniz? Oraya namzet kimse yok. 

 


Bakın pandemi oluyor ve kurullar kuruluyor sayısını bilmediğimiz kadar. Neden? Seçimde halkın gözüne girmek için. Her konuda açıklama yapma hürriyetini kullanarak aralarında konuşmadan, yüzleşmeden her şeyi ortaya döküp saçmaya bayılıyorlar. Türkiye idaresinden yöneticilerle konuşurlarken yüzlerine söyleyemeyecekleri her konuyu parti toplantılarındaki konuşmalarıyla veya algı oluşturmaya dönük demeçleriyle ortaya dökmeyi marifet sayıyorlar. Hem de Kıbrıs Türkünün haklarıyla alakası olmayan konularla ilgili. 

 


Vekiller lider el kaldır dediğinde kaldırır, indir dediğinde indirirse…

 


Bu sorumsuzlukların hesabını kimse sormuyor. Herkes her şeyi görüyor ama bir birlerinin bu iki yüzlü tutumlarına ve hatalarına dönük kimse kimseyi açıktan eleştirmiyor. Herkes kendisine “amigoluk” yapan bazı gazeteci tayfasına bir şeyler sızdırarak bu konuları yazdırıyor. Siyasi liderlik için en gerekli şey bu işleri yürütecek gazeteciler bulmaktır. Gazeteciliği halen kamu yararını gözeten bir meslek olarak gören onurlu gazetecilerin işi daha da zorlaşır böyle bir dönemde. 

 


Biz parlamenter demokrasiye sahibiz, liderler tamam da bir de vekiller, vekillerimiz var mı dediniz? Rahmetli Arif Hoca’nın bir zamanlar şahane bir önerisi vardı. Milletvekilliğini kaldıralım, diyordu. Onun yerine Meclis’te sadece parti başkanları olacaktı. Bir parti başkanı diyelim ki yüzde 10 oy aldıysa, Meclis’te alınacak herhangi bir kararda onun oyu on puan değerinde geçerlilik kazanacaktı. Ne işimize mi yarayacaktı bu sistem? Nasıl olsa diyordu Arif Hoca, vekiller lider kaldır derse ellerini kaldırırlar, indir derse indirirler. Hiç değilse onlara boşuna maaş ödemeyiz, tasarrufa gideriz. Espriydi ama aslında ekonomik olarak böylesi buhranlı bir döneme girerken üzerinde ciddi ciddi düşünülebilirmiş gibi de gelmiyor değil. 

 


Peki ahali 11 Ekim’deki seçimlerde halihazırda Cumhurbaşkanlığı, hükümet ve ana muhalefet koltuklarında oturmakta olan dört arkadaşımızdan birisine mahkûm mu? Bence Arif Hoca hayatta olsa belki şöyle yeni bir öneriyle gelebilirdi: Dördü de seçilsin. Detayları belirlenir, ama dönüşümlü olarak o koltuğa oturacak bir sistem kursunlar. İlkinde hiç değilse tasarruf vardı, bunda ne çıkarımız olacak diye sorabilirsiniz. Belki şöyle yaparlar, cumhurbaşkanlığı maaşını oy yüzdelerine göre paylaşırlar, cumhurbaşkanı olamayanlara başbakanlık, bakanlık, en olmadı vekillik makamlarında maaş ödemekten kurtuluruz. 

 


Malum biri hariç üç müstakbel aday da dönüşümlü cumhurbaşkanlığı hususunda müzakerelerde çok ter döktüler. O olası federatif bir devlet için elbette ama, Rum’a kabul ettirmekle uğraşacağımıza kendi içimizde uygulayalım. Rumlar da görsün hem nasıl olduğunu.  

 


Karamsar olmak istemem ama gideceğimiz köyün minareleri görünüyor. Bir gider biri gelir, cümleler bir nebze farklılaşsa da aynı sade suya tirit laflar edilir, bu devran da böyle sürer, hayat da böyle gelir geçer. 

 


Yine de enseyi karartmayın siz, bakın muhalefet lideriniz konuşmaya başladı. Güzel günler göreceğiz…