Bir buz fabrikasının teknisyeniymiş Andrea. Maraş’taymış fabrikası. Arada bir aklıma gelir öyle durduk yere. Tanıdığımdan değil. Böyle bir insandan haberim yıllar önce Türkiye’de oldu. Türkiye basınının eskilerinden Varlık Özmenek anlatmıştı. O da hiç tanımamış Andrea’yı. Ama bir iş vesilesiyle gittiği Mersin’in bir köyünde bir aileyle otururlarken evin küçük çocuklarından birinin bir oyuncak gibi elinde gezdirdiği bir şeye takılmış gözü. Merak edip bakmak için elinden almış çocuğun. Bir cüzdan. İçinde bir kimlik da var. Artık rengi neredeyse siyaha çalan kurumuş kan lekeleri arasından kimlikteki fotoğrafa bakmış. Her zaman genç kalacak olan Andrea. 

Maraş’lı Andrea’nın kimliği…

Konu şuraya bağlanmış. Çocuğun amcası bir 1974 gazisiymiş ve dönerken yanında getirmiş o cüzdanı. Artık savaşın ortasında o mu karşı karşıya geldi Andrea’yla yoksa cansız bedeniyle karşılaştı da ceplerini mi yokladı sadece yahut başka bir durum mu vardı, orası meçhul. Ama Maraşlı Andrea’nın cüzdanı bir şekilde Mersin’in o köyüne kadar gelmiş ve çocukların elinde bir oyuncak olmuştu. 

İşin daha tesadüf boyutu cüzdanın içinde bir fotoğraf daha vardı. Bir genç kadın. Arka tarafına Andrea bu genç kadına; Ayşe’ye olan aşkını ifade eden birkaç cümle yazmış. Evet, 20 yaşındaki Andrea savaşa ve ölüme Maraş’ta çalışan bir Kıbrıslı Türk kıza sırılsıklam aşıkken yakalanmış. Ve Andrea’nın cüzdanıyla birlikte Ayşe’nin fotoğrafı da Türkiye’nin bir köyüne ulaşmış böylece. 


Bir gün bir vesileyle laf lafı açarken bu hikâyeyi anlattığım Türkiyeli bir arkadaşım, “Maraş nasıl bir yerdi, hatırlıyor musun?” diye sordu. Mağusa’da, Maraş’ın dibinde çocukluğunun ilk yıllarını geçirmiş birisi olarak bir kere bile gitmemiş olmama da pek şaşırmıştı. Gitmezdik, evet. Sanırım korkardık Maraş’a gitmeye. Sadece Türk olduğumuz için değildi sanırım ama. Aynı zamanda fukara takımının da gideceği yerler belliydi o zamanlar Mağusa’da. 1963 – 74 arasının o getto hayatında en fazla yazlık sinemaya giderdik biz. O yüzden bütün gün gemilere yük indirip bindiren ve mesai sonrası da nöbete giden liman işçisi babamın ailesini alıp da Maraş’ta dolaşmaya götürmesi sadece etnik değil sınıfsal kimlik açısından da pek mümkün değildi. 

Maraş açılır mı?

Şimdi bugünlerde hükümetin en yetkili kişisinin, Başbakan’ın ağzından “Maraş’ın açılması” fikri yeniden dillendirilince ben de bu hikâyeyi yeniden hatırladım. Açıklamaların satır aralarını okumaya, akıldaki planın ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Açıkçası fazla bir ipucu yok. Biz sıradan vatandaşların neler olup bittiğini anlama şansı bulunmuyor. Ortada bir kamu diplomasisi de olmadığı için hiçbir şey bilmiyoruz. Açıkçası tedirginlik yaratıyor bu sebeple. 

Öncelikle Maraş BM parametreleri içerisinde her zaman önem arz etmiş ve BM belgelerine girmiş bir husus. Sonuçta sadece Kıbrıslı Rumlarla sınırlı değil, çünkü çokuluslu şirketlerin de yatırımlarının olduğu bir kent. Bunca yıldır Kenan Evren dahil Türkiye devletinin tüm yöneticileri Maraş’ın müzakerelerde kullanılmak üzere bir koz olarak elde tutulduğunu defalarca açıkça ifade etmişti. 

Maraş’ın eski sahiplerine iade edilmesi şeklinde bir açılım anlamlı olabilir. Ama Maraş’ı kendi denetimimizde, savaşın getirdiği her türlü koşul meşrudur anlayışıyla açmaya kalkmamız pek de mümkün değil. 1600’lerde yaşamıyoruz çünkü. Sadece doğalgaz meselesiyle ilgili bir hamle, bir pozisyon alma olarak bu işe girişilirse bunu anlayabilirim. Ama “ben kafama göre açıyorum, beni seven, beni destekleyen arkamdan gelsin” havasıyla yapılacak bir hamle açıkçası KKTC’nin ilanından daha ağır yansımalara yol açabilir. Uluslararası alanda İsrail’in başkentini Kudüs’e taşıması gibi bir algı yaratabilir. Aynı orada olduğu gibi bir Hıristiyan – Müslüman ikiliği bile işin içine girebilir. 

Maraş sadece kapalı tutulmuş sıradan bir mekan mı? 

Kıbrıs meselesinde ilerleme sağlanamadıkça ve Türkiye’nin Batıyla olan ilişkilerinde bir çatışmacı hava hâkim oldukça Kıbrıs meselesinde de Türkiye’ye bir serbestîyet geldiği gibi bir inanç oluştu sanki. Ama bu doğru değil. Maraş, Türkiye’nin Batı’yla olan ilişkilerinde daha da kırılgan hale gelmesine yol açan birtakım sıkıntıları beraberinde getirebilir. 

Ne olacak ki denebilir. Türkiye doğalgaz konusunda birtakım hamlelere girişti ve AB sivrisinek ısırığından farksız kendinden menkul bazı yaptırımlar ilan etmekten öteye gidemedi. Güneyi içeri alarak Kıbrıs’ı aslında bir kez daha bölen AB, şimdi Türkiye’nin Maraş’ı istediği gibi istismar etmesine ne diyebilir ki? Açıkçası insan bir taraftan da Batı’nın iki yüzlülüğüne karşı “istismarsa istismar, yapılsın” diyor.  Hakikaten, ne olacak ki? 

Ama aklı selimle düşününce planın şu olduğunu umuyorum: Mülk sahiplerine gelin malınızı alın çağrısı yapalım, siyasi ve toplumsal bir baskı yüzünden bunu yapmasınlar ve bu durumu bir koz olarak kullanalım. 

Eğer arzu edilen buysa nesnel olarak bakıldığında anlamlı bir çıkış olabilir. Ya da belki gelecek olanlar olacaktır. Hatta belki bunun işaretlerini aldılar. Üçüncü taraflardan mülk sahipleri Güney’e uçakla inip bu tarafa geçip Maraş’a gelebilir mi? Güney bu durum karşısında çaresiz kalır mı? Hedeflenen buysa ve olursa yine iyi bir karar almış olabilirler. 

Yoksa sadece kentin yeniden inşası büyük bir faaliyet olacak, bunun yapımından Türkiyeli işadamları da para kazanacak, bölge Türk otoritesi altında açılacak ve bu da siyasi olarak bir nevi tanınmayı beraberinde getirecek gibi bir amaç mı var? 

Neden boş tutuldu ki burası?!

Bunları bilmiyoruz. Çünkü dediğim gibi ortada bir kamu diplomasisi yok. Ancak kendi hesabıma aynı KKTC’nin ilanı gibi başımıza iş açacak bir ufuksuzluk tehlikesi hissediyorum. Umarım benim boş korkularımdır bunlar. Ancak şurası kesin; Maraş hakikaten bir şekilde açılmaya doğru giderse federasyon tartışmaları da manasını büyük ölçüde yitirir. 

Meselenin politik yönü klasik anlamda böyle ama, diğer taraftan gelişen başka bir olgu var dünyada Artık Trump tarzı siyaset her yere hâkim. “Neden boş duruyor ki burası, yapalım para kazanılsın” mantığı her yerde. 1990’da çıkıp da Maraş’ı Las Vegas yapalım deseniz kimseyi bulamazdınız yanınızda. Ama bugün en az üç Türk sermayedar bulursunuz. İşin daha ilginci bence üç tane Rum da bulursunuz. Uluslararası ortaklar da paranın kokusuna gelir ve beklenmedik bir şekilde bu iş realize olur. Ve aynı zamanda da Maraş yine beklenmedik bir şekilde nihai bölünmenin tetikleyicisi haline geliverir. 

AB ne der, Rumlar bunu nasıl kabul eder? Bence dünyaya artık pragmatizm hâkim, hele bu korona sonrası herkesin kendi içine kapanmaya başladığı günlerde kimse çıkıp da Rumların Maraş’ının peşine düşmez. Hatta tuhaf gelebilir ama, Rumlar bile aslında düşmeyebilir. Çünkü onların tek bir korkusu var, o da Türkiye’nin bir gün 1960 Anlaşmalarına geri dönelim diye beklenmedik bir çıkış yapması. Maraş’ı Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki haklarımızdan vazgeçmemiz için bir kefaret, hatta bir rüşvet olarak kabullenebilirler bile. 

Maraş “Supra-nasyonal” bir uzlaşmaya ayaklık eder mi?

Bütün bunlar bir parça farazi yorumlar. Ama biz Kıbrıslılarda (Türk ya da Rum) bir parça akıl olsaydı Maraş’ı yeniden düzenleyelim derdik. Maraş’la birlikte doğalgazı da ele alalım, Türkiye’den elektrik ve suyu da getirelim ve Avrupa’daki çelik birliği gibi bir süpra-nasnoyal komite kuralım, içine BM’yi, AB’yi, Türkiye’yi, Yunanistan’ı, Kıbrıslıları da koyalım derdik. Gözlemci de alalım komiteye, mesela Rusları diye eklerdik. 

Bu supra-nasyonal komite bütün mevzuya hâkim güvenilir bilim insanlarından oluşsun ve Maraş’ın sürdürülebilir bir hal almasında, idare edilmesinde, inkişafının yapılıp modernize edilmesinde kararlar alsın diye plan yapardık. 

Ve devam ederdik: 

Paylar bellidir. Türkler yüzde 30, Rumlar yüzde 70. İleride bir çözüm olursa bunun egemenliği de federal yönetime bırakılsın. Kuzey’e belli bir vergi ödenir. Özerk bir yapısı olur. Çelik kömür birliği bir zaruretti, bu da bir zarurettir ve zaruretten işbirliği doğar. Kıbrıs uyuşmazlığı devam ederken en azından ortak bir iş yürütmeye temel oluşturur. 

Bunları diyebilir miyiz? O akıl olmadığı için sanırım diyemeyiz. 

Aslına bakarsanız ömrümü bu konulara kafa yormakla geçirmemiş olmayı tercih ederdim galiba. Mesela bir akademisyen değil de belgesel sinemacı olsaydım ve Maraş’ın ne olacağını anlamaya çalışacağıma buz fabrikası teknisyeni Andrea’nın cüzdanında fotoğrafı bulunan Kıbrıslı Türk Ayşe’nin peşine düşseydim. Hayattaysa şayet, acaba nerededir şimdi ve o nasıl hatırlıyordur Maraş’ı. Kim bilir?