Rorschach testi diye bir duydunuz mu? Duymadıysanız bile illa ki bir filmde, dizide ya da çizgi romanda karşılaşmışsınızdır. Ne olduğunu söyleyince hemen zihninizde bir çağrışım olacak sanırım. 


Psikolojik bir testin adı Rorschach. Uzman psikolog karşısındaki deneğe kartların üzerindeki mürekkep lekelerini gösterir ve bu lekelerin ona ne çağrıştırdığını sorar. Verilen cevaplar eğer konunun uzmanıysanız karşınızdakinin ruh halini, bilinçaltını, saplantılarını ortaya koymanız için birer ipucudur. Bugünlerde sık sık aklıma geliyor bu test. Neden mi? Anlatayım... 


Kıbrıslı Türklerin DSÖ ortak üyelik mücadelesinde imzalar 100 bin olunca…


Covid-19 salgını tüm dünyayı kuşatırken herhalde haberiniz vardır bir kampanya başlattık. Kıbrıslı Türklerin Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) üye olması için bir imza kampanyası bu. Ortada çok somut bir gerçek var çünkü; politik olarak izole edilmiş Kıbrıs Türk toplumu, pandemiden en az herkes kadar mustariptir ve bu, kabul edilemez bir durumdur! Kampanyanın amacı bu karantina günlerinde izole olmanın ne demek olduğu tüm dünyada idrak edilmişken kendi izolasyonumuzu Dünya Sağlık Örgütü üzerinden dünya kamuoyuna anlatmak, empati kurulmasını sağlamak, burada yaşayan bir halk olduğunu duyurmak. Genel geçer anlamda, yerleşik politik algılarla değerlendirmek pek de manalı olmaz. İnsani bir kampanya bu çünkü. Bildiğimiz tarzda sağ ya da sol bakışa sığmaz.


Bu gerçek ışığında sağlık hakkının en temel bir insan hakkı olduğundan da hareketle Kıbrıs Türklerinin Dünya Sağlık Örgütü’ne üyeliği için başlattığımız bu kampanya imza atanlar 10 bin kişiyi aştı, on bin kişiye doğru ilerliyor. Change.org’daki sayfamızın görüntüleme sayısına göre de 100 bin kusuru buluyor…


Çözümsüzlük Değirmenine Su Taşıyanlar…


Kampanya büyük ses getirince sağdan, soldan hatta yukardan ve aşağıdan da sesler yükselmeğe başladı. Demokratik çoğulculuk açısından çok değerli bulduğum maalesef az sayıdaki yapıcı bir takım eleştirileri tenzih ederek şunu söylemek istiyorum. Bu kampanya ile bu küçük toplumumuza sanki bir Rorschach testi yapıyor gibi hissediyorum kendimi bazen. Aynı o testte olduğu gibi; kendisine gösterilen mürekkep lekesini kendi kafasının içindekiler, sahip olduğu takıntılar, ezberler, tüm hayat boyu edinilmiş alışkanlıklar, kolaycılıklar ve elbette travmalar etkisiyle bir şeye benzeten, lekenin yaptığı çağrışımı tarif eden, böylece kendisine gösterilen lekeden ziyade aslında kendi ruh halini ortaya koyan insanlar görüyorum etrafımda. 


Sağdan birileri DSÖ ortak üyelik kampanyasından “KKTC’yi tanıtırız” söylemi çıkarmaya çalışıyor. Solcu geçinen çevreler de ise “hayatta almazlar bizi canım” ile başlayıp, “Kıbrıs Cumhuriyeti var zaten; oradan olalım” klasik ifadesine kadar uzanan daha geniş bir yelpaze var. Kısacası Kıbrıs Türkünün Dünya Sağlık Örgütü ortak üyeliği sağa-sola çekilmeye çalışılıyor.


Pikabın iğnesi takılınca olan oluyor!


Üzülerek söylüyorum; bu arkadaşların hepsi ezberden konuşuyor. Pikabın iğnesinin hep aynı nokta üzerinde takılı kalmasına yol açan çizik bir plak gibiler sanki. Sürekli beyinlerinin içinde dönüp duran, takıntı yaptıkları aynı nakaratı tekrarlıyorlar. 


Peşin hükümlerin, ön kabullerin, ezber politik pozisyon alışların hayatı çok kolaylaştırdığı malum. Ama işte bazen önünüzdeki mesele o pek tumturaklı görünen ama hiç akıl, analitik düşünce barındırmayan bildik formüllerle açıklanamayabiliyor. Şunu söylemem lazım: “KKTC tanınsın” ile “Kıbrıs Cumhuriyeti’nden başka yol yoktur” diyenler aslında aynı statüko tekerini çeviren pedallardır. 


Farkı yok mu? Var. 


Biri sağ ve diğeri sol pedaldır. Ama zincir atalı çok oldu. Üstüne üstlük tekerlek de patlak. Bu sağ ve sol ezber pedalları boşa dönüyor. Halkta bir karşılığı yok bunların.


Tabi bu söylemlerin hedeflediği kitle ya da tribün sınır ötesi olabilir. 


Ama işin gerçeği, artık Kıbrıslı Türkün kendi varlığı için mücadele talebine yani özüne geri döndüğüdür.


O yüzden bence Kıbrıslı Türklerin DSÖ ortak üyelik kampanyasını sağa-sola çekmeyin.


Hele ezberden hiç konuşmayın. En başta kendinize yapmayın bunu.


Mesele sağlıktır, gerisi teferruat… 


KKTC tanınmamaktadır ve Dünya Sağlık Örgütü üzerinden tanınmak da gerçekçi değildir.


Kıbrıslı Türkler ise vardır. Hak, varlık üzerine inşa edilmelidir. Asıl olan halktır, insandır. Nitekim, Kıbrıs Türk Devleti olarak İslam İşbirliği Teşkilatı’nda Kıbrıs Türkleri yer almaktadır. Nominal bir yaklaşım üzerinden değil, gerçekçilik üzerinden yürütülen dış politika daha başarılı olacaktır. 


Diğer cenahtaki Kıbrıslı Türklerin asla ve kat’a tanınmayacağı, varlıklarını ancak yama olarak sürdürebilecekleri söylemlerine gelince...


Uluslararası Hukukta birbiri ile tezat gibi görünen iki ilke, iki de uygulama vardır.

 

Pacta sund servanda yani ahde vefa ile rebuc sic standibus yani şartlar değişmiştir ilkeleri tezatlık gibi görünebilir. BM Güvenlik Konseyi’nin çıkartmış olduğu 1964 yılındaki 186 sayılı karar veya 1983 yılındaki 541 ve 1984 yılındaki 550 sayılı kararlara uymak zorunluluğu nereye kadar vardır? Bu kararları oluşturan şartlar hâlâ hukuki olarak geçerli midir? Mesela 186 Sayılı kararda imzası olan “Çin” hangisidir? Kosova, Doğu Timur, Güney Sudan ne gibi fiili durumlar ortaya çıkarmıştır? 


Uygulamalara gelecek olursak; BM andında siyasi bağımsızlık ve toprak bütünlüğü ile self determinasyon ilkeleri de tezat bir görüntü yaratmaktadır. 


Elbette tüm bunlar gündeme getirilebilir; ama Kıbrıslı Türklerin Dünya Sağlık Örgütü ortak üyeliği siyasi bir kavga malzemesi değildir. İnsani bir konudur ve sağdan veya soldan bunu çekiştirenler Kıbrıslı Türklerin en basit bir insan hakkından mahrum kalmasına yol açan statükonun bekçilerinden ibarettir. Bu arkadaşlar çözümsüzlüğün değirmenine su taşımaktadırlar.


Ya ezberden konuşmaya devam ya da varız deyip mücadele etmektir yol… 


İşin özü şudur: Ya ezberden konuşmaya devam edilecektir.


Ya da zincirler kırılacak, kutunun dışına çıkılacak ve tüm ezberler bozulacaktır.


Kıbrıslı Türkler kendisine dışarıdan empoze edilen, dayatılan “gerçekleri” artık kabul etmiyor.


“Yoksunuz” denilmesine karşı çıkıyor.


“Varız, varlığız” diyor.


Kendi iradesini ortaya koymak istiyor.


Hem de her konuda ezberden konuşan, irili ufaklı her konuda fikir beyan edip, olayları sağa-sola çekerek içini boşaltmaya çalışan organik aydınlarına rağmen...


Mürekkep lekesine bakıp cevap vermeden önce iyi düşünün, kendinizi ele veriyorsunuz çünkü. 

 

Not: Büyük Şair Nazım Hikmet Ran 3 Haziran 1963 tarihinde kalp krizi sonucu hayatını kaybetmişti. Nazım Hikmet’i iki gün sonra ölümünün 57. yılını yeniden anacağız. Şimdiden büyük şairi anmak istedim. Tekrardan Tanrıdan rahmet dilerim.