Biz nasıl bir Kuzey Kıbrıs’ta yaşıyoruz? Tuhaf bir soru oldu, kabul! Onca gün evde kapalı kaldıktan sonra sanki ilk defa görüyormuş gibi etrafa dikkatli dikkatli bakıyorum galiba. Elimde değil, gözüm her şeye takılıyor.

Mesela şu dört bir yanımızı sarmış, yollarda bizi gözleyen Mobese kameralarına… Teknoloji sayesinde hayatın hem daha güvenli olması adına böylesi gözlenmesinin aynı zamanda gözetlenme toplumu yarattığı kısmına hiç girmeyeyim şimdi. Uzun ve derin bir mesele zira. Ama daha basitten gidersek; dünyanın medeni tüm ülkelerinde var o kameralar artık. Yalnız bizimle aralarında bir farkla birlikte varlar. Oralarda siyasiler, yani icranın başındakiler hiç değilse yurttaşına değer verip yollarını yapmadan önce “maymun” gözetlemek için o mobese kameraları ile her tarafı kuşatmıyorlar.

Mobese kameraları insanları değil yol kenarındaki çöpleri ve hayvan leşlerini çekse ya!

Kaynaklar mı yetersiz? Peki, o mobese kameralarıyla tespit edilerek kesilen cezaları bari bozuk ve üzerinde eşek gitmeyen yolların yapımına kullansaydınız keşke demek geliyor içimden. Önce insan hayatına değer vereydiniz bunları yapardınız…AB üyeliğine tüm kalbimizle talibiz.  Peki, yol kenarlarında yığılmış çöpler ve hayvan cesetleri de AB’ye girerken bizimle birlikte gelecek mi acaba?

Mayıs ortasında, yazın en sıcak zamanlarını aratmayan bir güneş tepemizdeyken hepimizin aklında elektrik faturaları var. Malum, ne öyle güçlü bir akarsuyumuz var ne de üzerinde bir baraj. Elektrik petrolle çalışan santrallarla üretilir bizim buralarda. Dünyada petrol bu kadar ucuzlarken elektrik halen hepimizin cüzdanını çarpar. Peki siz hiç, “Güneşin böylesine tanrı vergisi bol olduğu bir ülkede ödenen elektrik paraları halkın sırtında kamburdur” diyen bir siyasi lidere rastladınız mı? Herhangi bir seçim döneminde bol keseden atılan vaatleri arasında güneş enerjiyle ilgili herhangi bir projesi olduğunu söyleyene rastladınız mı? 

Bizim buralarda fuzulidir böyle şeyler. Siyasilerin üretime dönük somut adımlar atmasını ve üretene teşvikler vermesini beklemek beyhudedir, hepimiz gibi onlar da işin şov kısmına her daim hazırlar.

Siyasiler etnik kökeni kaşımayı ve nefret söylemini ekmeyi ne zaman bırakacak?

Bunca gün evimize çekilip kaldık. Kendimizle, ailemizle baş başa. Tamamen kendi küçük dünyamızda. Yabancının, diğerinin, ötekinin olmadığı kendi küçük dört duvarımızın arasında. Mutlu muyduk? Yoksa hayatın aslında başkalarıyla birlikte güzel olduğunu kavrayabildik mi? Ya da ülkemizde alttan alta, hatta çoğu zaman açıktan etnik köken ayrımını körükleyen o söylemlerden uzak duramayan siyasilerin insanların arasına nefret tohumları ekmesinin bu ülkeye yapılacak en büyük kötülük olduğunu idrak etmeye biraz daha yaklaşmış olabilir miyiz? Çok mu iyimserim acaba?

İyimser olmam tuhaf gelebilir ama kötü bir yakın geçmişe sahip olmamızdan kaynaklanıyor biraz da. Çünkü nefret tohumu ekme hususunu 1974 yılına kadar özel olarak devlet eliyle büyük toplumdan küçüğüne doğru nasıl uygulandığını ve ahalinin birbirini nasıl doğradığını yeterince tecrübe etmiş durumdayız. Birçok topluma göre çok daha akıllı ve uyanık olmamız gerekir o sebeple.

“Böyle gelmiş böyle gidecek” demeyi ne zaman bırakıyoruz?

Dünya henüz Korona belasını başından savmadı. Çoğu uzmana göre daha epey süre uğraşacak insanlık. Hastalık durulsa bile yarattığı artçı şoklar, ekonomik istikrarsızlık, hepimizi bekleyen fakirleşme var daha sırada. Gelecek o kadar toz pembe değil açıkçası. O yüzden insanları etnik kökenine, geldiği, doğduğu yere göre değil ürettikleri, yarattıkları artı değer üzerinden dikkate alınmasını hayat bize dayatıyor artık. Bunu da öncelikle siyasilerin idrak etmesi gerekiyor. Veresiye ırkçılık yapmaya çalışan ve halkın içine nefret tohumları eken yetersiz ve mayası ırkçılık kokan tüm aktörlerin bu söylemlerden vaz geçmesini veya bu üslubu bırakamayacak olanların da bir meslek olarak seçtikleri siyaseti bırakmalarını temenni ediyorum şu an.

Ülkemiz çoğu yere göre sendikal hayatın geliştiği bir toprak parçası. Bu konuda en yakın olduğumuz ülkeden, Türkiye’den bile ayırt edici bir farkımız var. Ama sadece memurlar için verilmiş sendikal hakların özel sektör için de neden geçerli olmadığını artık sorabilseydik keşke. Bu ülkeyi ayakta tutanlar sadece memurlar değil üreten, çalışan işçilerdir de aynı zamanda…

Kim bilir, belki bütün bu içimden geçenler karantina günlerinin yarattığı tuhaf ruh halindendir. Birkaç gün geçsin, hepimiz “Böyle gelmiş böyle gidecek” diyerek Erkin Koray makamından çalmaya devam ederiz yine.

Özeleştiri yapamayan siyasetçinin halka verecek hiçbir şeyi olamaz!

Ama böyle gelse de böyle gitmeyebilir bence. En başta siyasetimizde artık bir özeleştiri geleneği, yapamadıklarının sorumluluğunu yüklenme mecburiyeti yerleşebilir belki. En azından “yapamadığının özeleştirisini açıkça ortaya koyan siyasetçiler neden bizim ülkemizde yetişmiyor?” sorusunu daha fazla sormaya başlayabiliriz. Beş yıl görev yapmış siyasiler, performansları böylesine ortadayken halkın karşısına yeniden aday olarak çıkma cesaretini bulamasalar mesela. O cesareti bu güzel halkımız ciddi bir tutum alarak vermese bundan böyle onlara. Özeleştiri yapamayacak kadar cesaretten uzak siyasileri hayatımızdan millet olarak çıkarabilsek ya da.

Gerçekleri, basit ama ivedi olarak uygulanabilecek küçük adımları konuşabilsek. Çok büyük laflar etmek yerine küçük ama bir şeyleri değiştiren hamleler yapabilsek. Buradan kalkarak ne uluslararası ne de bölgesel anlamda Kıbrıslı Türkleri temsil etme kabiliyetini gösteremeyen, gösterme cesaretinden de yoksun siyasileri iyi kötü emeklerinden dolayı teşekkür etmeyi yine de ihmal etmeden emekliliğe sevk etsek.

Sonra şu yemekleriyle, tarihi dokusuyla mimarisiyle bir Akdeniz cenneti olabileceği halde endüstrileşmiş bir turizm anlayışıyla kendi kendimizi neden baltaladığımızı konuşabilsek. Ülkenin dört bir yanından alevler yükselirken “ciğerimiz yandı” gibi beylik laflar dışında bir şey söyleyemeyen değerli yöneticilerimize “neden yangın söndürme helikopterlerimizin olmadığını” sorabilsek ve onlar da bunun mantıklı bir cevabını verebilseler bize.

Malum Kıbrıslılar adalılıktan mıdır nedir, yakınmayı pek severler. Bir de suçu hep başkasına atmayı. Tamam, çuvaldızı başkasına batıralım da gene ama bizim payımıza da bir iğne düşsün hiç değilse. Ah, benim güzel ülkemin insanları; bu siyasileri ne İngiliz Yüksek Komiserliği atadı ne de Rum parlamentosu… Bütün bu beceriksiz kadroları bizzat siz seçtiniz. Hem de alayını…

Not: Okuyucularımızın Ramazan Bayramını kutlar, sevdiklerinizle sağlık ve esenlik dolu nice bayramlar temenni ederim.