Doğan Şahin

Bir önceki yazımda pandemi gibi herkesi etkileyecek felaketlerin, dayanışma duygusunu harekete geçirdiğini ve bu ortak “düşmana” karşı mücadeleyi örgütleyecek olanların da bu dayanışma duygusunu, büyük bir uzlaşmaya ve kapsamaya çevirerek insanların etrafında toplandığı bir odak oluşturarak siyasi bir avantaj elde edebileceğini yazmıştım. İktidar bunu yapabilmek için her türlü olanağa sahip olduğu halde kapsama ve kucaklama yerine kutuplaşmayı artırmayı ve diğer grup ve insanları dışlamayı tercih etti.

Sorumuz şuydu. Bunu bilinçli olarak mı tercih ediyor, yoksa elinden başka türlüsü gelmiyor mu?

Bu konuyu yazmaya karar verdikten sonra kafamdaki sorulara yanıt vermemi kolaylaştıran iki hadise oldu. Aynı hafta içinde hükümete yakın, biri kadın, biri erkek iki tanınmış kişi, bir darbe girişimi olursa insanları öldürmek için silahlandıklarından ve liste yaptıklarından söz ettiler. Sonra başkaları da kimlere tecavüz etmeyi planladıklarını yayınladılar.

Bu kişiler, siyasi rakip olarak gördüklerini öldürmek, tecavüz etmek, eşlerine, çocuklarına kötülük yapmak istemekle ilgili herhangi bir tereddüt, utanma, mahcubiyet hissetmiyor hatta bunu gurur duyulacak bir şey gibi söylüyorlardı. Başkalarına yönelik bu kin ve nefretle ilgili kendilerini sorgulamıyor, katil ya da tecavüzcü olmakla ilgili bir ahlaki çatışma yaşamıyor gibi görünüyorlardı. 

Dolayısıyla bu yazıda böylesine kindar, intikamcı ve ilkel bir insanlık ve hukuk anlayışının kültürümüzde kendine nasıl yer bulabildiğini ve milletçe neden daha ılımlı, olgun ve anlayışlı olamadığımızı anlatmaya çalışacağım.   

Dünya -bizim kültürümüzde sunulanın aksine- tamamen iyi ve tamamen kötü insanlardan değil, içinde az çok iyilik de kötülük de bulunan insanlardan oluşur.

Yaklaşık 1-3 yaşları boyunca devam eden bir süreçte daha önce birbirinden ayrı tutulan içimizdeki “iyi” ve “kötü” kendilik ve nesne temsilleri bir araya gelmeye başlar. Yani sadece kendimize dair değil, diğer insanlara dair de iyi ve kötü imgeler birleşip bütünleşmeye başlarlar.  İçimizdeki iyi ile kötünün birbirini fark etmesi ve birleşmesi ile gerçekleşen bu bütünleşme o denli önemlidir ki kişilik örgütlenmemizin temelini oluşturur. Bu bütünleşme sayesinde kötü yanlarımızın, eksiklerimizin, kusurlarımızın ve olumsuz duygularımızın olduğunu kabul etmiş oluruz. Başta ebeveynlerimiz ve kardeşlerimiz olmak üzere sevdiklerimize karşı kötü duygu ve düşüncelerimizin de olabileceğini fark etmiş oluruz. 

Sevdiklerimize karşı kötü duygular hissedebilmek gibi olumsuz yanlarımızın olabileceği fikri ile uzlaşabilmek kötü yanlarımıza rağmen, iyi biri olduğumuzu hissedebilecek kadar sağlam, olumlu kendilik deneyimlerimizin varlığına gereksinimimiz vardır.

Sadece iyi yanları kabul edilen, hataları, kusurları ya da olumsuz duyguları için kınanıp ayıplanan bir çocukluğu olan kişiler bu bütünleşmeyi çok iyi yapamazlar. Sadece iyi olduğunda kabul gören biri, kendi içindeki farklı, “kötü” olan şeyleri hisseder gibi olduğunda bunları inkar edip, dışarı yansıtacak ve başkalarında bu kötülükleri görecektir. Kendi içindeki kötülükleri yansıtarak şeytanlaştırdığı bu  kişilere karşı ne kadar düşmanca bir tutum içinde olursa, içinden yansıttığı şeylerden o kadar uzak olduğunu, dolayısıyla da o kadar iyi biri olduğunu zannedecektir.  Kötü diye nitelediği bu insanlara karşı ne kadar çok nefret besler ve kötülük yapmak isterse paradoksal olarak o kadar iyi biri olduğunu sanacaktır.

Ülkemiz kültürü hep bu başkasının kötülüğü ve bizim iyiliğimiz üzerine kuruludur. Biz kahraman ve yiğidizdir, onlar korkak ve kalleştir. Biz adil ve merhametliyizdir, onlar haksız ve zalimdirler. Bizim dışımızdaki herkesin bir kusuru vardır, Araplar pis, Yunanlılar güvenilmez; Almanlar cimridir vb. Tarih kitaplarımız hep başkalarından ne kadar iyi olduğumuzu anlatır, inkar edemeyeceğiz açık yenilgilerde bile kahramanlık destanları yazmış ama “masada” ya da bir hile ile yenilmişizdir. Bize yönelik her eleştirinin ardında art niyet vardır ya kalkınmamızı istemiyor ya büyümemizi kıskanıyor ya da bizi bölmek istiyorlardır.

Böyle yapmamızın nedeni olumsuz, eksik, kusurlu yanlarımız olduğunda kendimizi hepten kötü hissetmemiz, eksiklerimizi gördüğümüzde kendilik saygımızı koruyamamamızdır. Çünkü böyle yetiştiriliriz, ailede sevilen kişilere toz kondurulmaz, sevilmeyen, reddedilen kişilerin ise tek bir iyiliği söylenmez. Sanki tek bir kusur tek bir kabahat o kişiyi hepten değersiz yapacakmış ya da sevmediklerimiz sadece çok kötü insanlarmış gibi konuşulur.

Gerçek bir toplumsal barış ve demokratik bir toplum ancak kendini iyi ve kötü yanları ile bilip kabul eden, bütünlüklü bir kimliği olan ve eksiklerine rağmen kendisini sevip sayabilen bireyler yetiştirerek gerçekleştirilebilir.

Bunun da yolu çocukları hataları, yanlışları ve kusurları dolayısıyla çok ağır eleştirmemek, bir şeyi düzeltmelerini isterken çocuğun kişiliğini değil, davranışını söz konusu yapabilmektir.

Geldiğimiz bu noktada önümüzde iki yol var görünüyor ya hükümetin yaptığı gibi kutuplaşmayı, ayrışmayı, zıtlaşmayı körükleyecek ve uzlaşmaz gruplara bölüneceğiz ya da bu yolun bizi götüreceği yeri görüp, birbirimizi her türlü farklılığa rağmen anlamaya çalışan, birbirimizin varlığını ve saygınlığını kabul edip ulusal bir uzlaşma kültürü geliştirmeye başlayacağız.

Kutuplaştırmaya, zıtlaştırmaya ve dışlamaya aynı dille karşılık vermek bizi çıkmaz bir yola sokacaktır. Yapılması gereken bu kutuplaştırıcı, ayrıcı ve dışlayıcı politikaları yürütenlerin bile iyileşebileceği başka bir siyasi ve kültürel uzlaşı atmosferi yaratmaya çalışmak olmalıdır.