Birçok insan unuttu ya da hiç öğrenmedi ama bu ülkede 1980 askeri darbesinden sonra 1 milyona yakın insana aylarca, yıllarca sistematik ve ağır işkenceler yapıldı.

Uzun yıllar boyunca askeri cunta ve sonrasındaki sivil iktidarlar işkenceyi inkar ettiler. Vatandaş da buna inanmayı seçti.

Sonra gözaltından, cezaevinden çıkanlar olmaya başladı ve yapılan işkenceleri anlattılar… Sonra bir polis Nokta dergisinde nasıl işkence yaptıklarını uzun uzun itiraf etti…

Artık inkar etme imkanı kalmamıştı…

Münferit imdada yetişti… Yetkililer şöyle söylemeye başladılar, “Evet evet tek tük, münferit olarak bazı yerlerde bazı kişiler işkence yapmış olabilir.”  Ama devletimiz kesinlikle işkence yapmaz.

Vatandaş da bu kez bunu benimsemeyi tercih etti. Şöyle diyordu vatandaş. Kimse beni şerefli Türk Ordusu subaylarının işkence yaptığına, yaptırdığına ya da işkenceye göz yumduğuna inandıramaz. Peki, nasıl rahat ediyorsan.

Sonra içeriden çıkanlar arttı, arttı, işkence yapıldığı gizlenemez oldu, ama gene de o münferit lafına tutunmaya çalışanlar oldu. 

Fakat asıl şu oldu. İşkence saklanamaz olduğunda, askeri diktatörlüğe ve onun işkencecilerine bir şey demeyi göze alamayan vatandaş “Onlar da rahat dursaydı” dedi. “İyi de bana niye işkence yapmıyorlar? Demek ki onlar bir şey yapmış ki devlet de işkence yapmış” demeye başladı, ardından daha çok insanı kurtarabilmek, bir felaketi önlemek amacıyla işkence yapılabileceğine dair fikirler üretti vatandaşımız. 

Ne olursa olsun kimseye hiçbir koşulda işkence yapılmamalı diyemedi. İşkence yapmak insanlık suçudur ve bu suçu işleyenler ve buna göz yumanlar cezalandırılmalıdır diyemedi. Suçu mazlumun sırtına yükleyip kenara çekildi.

İnsan niye mi böyle yapıyor? En başa dönelim, evinizde oturuyorsunuz darbe olmuş tedirginsiniz, hayatınızı sürdürmek istiyorsunuz.  Gözaltında olduğunu bildiğiniz tanıdıklarınız var. Üst kattaki komşunun üniversite öğrencisi kızı gözaltında, memleketteki bir kuzenininiz göz altında, iş yerinden iki arkadaşınız içeride.  Siz yemek yerken ya da komedi filmi seyrederken yahut gittiğiniz bir düğünde halay çekerken, canınız sevişmek istediğinde ya da çocuğunuzun başını okşarken o sırada birilerinin işkence görmekte olduğunu bilmek hepsini kursağınızda bırakır. Yapamazsınız.  Hayatınıza devam etmek istiyorsanız işkence olmadığına inanmak istersiniz.

İşkencenin varlığını kabul ederseniz iki seçeneğiniz vardır. Ya işkenceye karşı mücadele etmek, yani iktidarla mücadele etmek ki bu da sizin de göz altına alınıp işkence görmeyi göze almanız demektir; ya da işkence var ama kendimi ve ailemi tehlikeye atmamak için göz yummayı tercih ediyorum diyeceksiniz ki bu da sizi aşağılık biri gibi hissettirir.  İkisi de huzur bırakmaz sizde, birinde güvenliğinizi tehlikeye atmış olduğunuz için korku içinde yaşamak durumunda kalırsınız diğerinde ise vicdanınız sizi sürekli suçlar.

Oysa ne güzel ne rahat, “bence işkence filan yok” demek. Her şeyi çözüyor, sizi her dertten kurtarıyor.  

Sonra işkence inkar edilemez bir gerçek haline dönüştüğünde de iki seçeneğiniz vardır ya iktidarı eleştirmek, iktidarı suçlamak ve işkenceye karşı mücadele etmek ya da artık inkar etme şansınız kalmadığına göre işkence görenleri suçlamak.

İktidarı suçlarsanız, başınız derde girer, soruşturmalar, göz altıları, tutuklanmalar, işinizi kaybetme, ailenize acı çektirmek vb vb  ama işkence görenleri suçlarsanız onların size bir zarar verme riski yoktur. 

İnsan  güvenliğini tehdit altında hissettiği, korktuğu zaman sıklıkla korkusundan kurtulmak için en kestirme yol olarak, kendisine bir şey yapamayacak birilerine saldırmayı seçer. Kendisine zarar veremeyecek birine saldırıp, onu ezdiğinde, aşağıladığında, hissettiği korku ve eziklik duygusundan kurtulur. Artık o korkan, sinmiş ve ezik biri değil, başkalarını ezip aşağılayacak kadar güçlü biridir

Dünkü olayda da böyle oldu.  Yıllarca kimseye güvenmemesi için beyni yıkanan kitleler, her an dış veya iç düşmanların kendisine zarar verebileceğine ya da elindekileri alacağına ya da bir yerdeki fırsatları kapıp kaçağına inandırılan, herhangi bir süreçle ilgili düzenli, güvenilir bilgi verilmeyen, her an her türlü sürprizle karşılaşabileceğini deneyimleriyle öğrenmiş halk, altından ne çıkacak diye tedirginlik içinde iken şu anons karşısında panik içinde marketlere hücum etmeyip ne yapacaktı: “Sokağa çıkma yasağından önceki son 2 saatiniz başlamıştır”

İşte bu sokağa çıkma yasağını bu kadar kötü yöneten, halkın panik içinde sokağa çıkıp, marketlerde üst üste alış veriş yapmaya başlayacağını hesap edemeyen, bir çok durumda olduğu gibi düşüncesizce hareket eden ama kimseye de danışma, yol yordam sorma ihtiyacı hissetmeyen  yetkililere kızmak, onları suçlamak yerine sokağa çıkan vatandaşa laf söyleyen, onları aşağılayıp alay eden insan, tıpkı yukarıda anlattığım vatandaş ile aynı psikoloji içinde davranıyor.

Bu psikolojiye demeye dilim varmasa bile başka ad bulamadığım için affınıza sığınarak yavşaklığın psikolojisi demek zorundayım Sevgili Halkım .