“YILDIRIM DÜŞERSE MİSAFİRLERE AYIP OLUR.”

4 yaşında bir çocuk. Çakırsu, Arapgir, 1972                                     

Sanırım 12 yaşındaydım. Köyde bir evde misafiriz. Yeri göğü inleten gök gürültüleri, şimşekler ve yıldırımlar eşliğinde bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Misafir olduğumuz evin 4-5 yaşlarında bir oğlan çocuğu var.  Radyoda haberleri dinliyoruz. Köyde, radyonun yıldırımı çektiğine inanılır. Çocuk dedi ki “Baba, radyoyu kapatalım, yıldırım düşerse misafirlere ayıp olur”.

Psikiyatr olmamda bu cümlenin epeyce rolü olmuştur. O zaman düşünmüştüm, neden, bu çocuk ben korkuyorum diyemiyor. “Ben çok korkuyorum Baba. Lütfen radyoyu kapatalım.” demiyor da misafirlere ayıp olur diyor.

O zaman sanırım şöyle düşünmüştüm: yiğitliğe halel getirmek istemiyor. Şimdi de öyle düşünüyorum. Ama biraz daha ayrıntılı şekilde. İşte bunu anlatacağım.

CORONAVIRUS CHALLENGE

Bu olaydan bahsetmemin nedeni bir öğrencimin “Coronavirüs Challenge” akımındaki insanların psikolojisini anlamadığını söylemesi oldu.

Bazı kişiler bir yandan kendilerine virüs bulaştırmak için insanların dokunduğu yerlere dokunuyor, hatta klozet kapaklarını falan yalıyor ve virüsten korkmadıklarını gösteriyorken diğer yandan da insanların üzerine öksürüp, tükürüyor ve fiziksel mesafeye dikkat etmeyerek insanları tedirgin ediyorlarmış. Gelin bunu birlikte anlamaya çalışalım.

İnsan tutarlı ve olumlu bir benlik algısı oluşturup onu sürdürme eğiliminde olan bir mahlukattır.  Mümkün olduğunca da bu benlik algısını kültürel ego ideali ile uyumlu olmasını ister. İster ki toplum tarafından kabul edilip itibar görsün.

Diyelim bir kültürde, (mesela bir yaylada bulunan bizim köyde) oğlan çocuklarının bir şeylerden korkması, gök gürültüsünden, yıldırımdan filan tedirgin olması alay konusu olabilecek, onun yiğit biri olarak algılanmasına leke düşürecek bir şey ise, korktuğunu söylemek benlik imgesini zedeleyecek, halk arasındaki ifade ile karizmayı çizdirecektir. O da daha 4-5 yaşında bir çocuk olmasına karşın bunun kendi benlik imgesini zedeleyebileceğini bildiği için korkuyorum demek yerine hep kendisine karşı kullanılan kalıba başvuracak, bir şeyi yaptırmanın en kestirme yolu olan “ayıp olur”u kullanacaktır. Böylelikle “(Ben korkmuyorum ama) Yıldırım düşerse misafirlere ayıp olur” diyecektir.

Virüse meydan okuma akımının dinamiğini biraz daha iyi anlamak için başka bir çocukluk anımı anlatacağım. Biz çocukken hemşireler ve sağlık memurları okula aşı yapmaya gelirlerdi. Onların okul kapısından içeri girdiğini gören çocukları bir telaş ve korku kaplardı. Ama doğal olarak herkes aynı reaksiyonu vermezdi. Kimi, korkak olmayı, küçümsenmeyi göze alıp kaçmaya çalışırdı ki bazen başaranlar da olurdu. Kimi bir şey olur da aşı olmaktan kurtulurum diye en arkaya geçer, sıranın kendisine gelmemesini bekler; kimi ağlayarak itiraz eder, kimi de herkesten önce koşup bir an önce aşı olmak isterdi.

Biz ilgimizi bu herkesten önce koşup aşı olanlara çevirelim. Bu çocuklar, başkalarını aşı olurken görmeye dayanamayanlar; aşı olanların her birinin yaşadığı korkuyu kendi ruhlarında hissedip, korkudan aklını kaçıracak kadar korkanlar ve bu korkuyu kaldıramayacak olanlardır.  Ağlayan, kötü hisseden, dehşete düşen her çocukla beraber yaşadığı dehşet duygusu artan ve buna katlanamayan bu yüzden de bir an önce aşı olup bu gerilimden kurtulmak isteyen çocuklardır. 

Şimdi korona virüse meydan okuyanlara geri dönebiliriz. Hastalık yayıldıkça, her gün hastalanan insan sayısı arttıkça, hastanelerde yer bulamayan insan resimlerini, yollarda ölen insanları, yoğun bakım yatağı peşinde mahşeri hastane koridorlarında hastane hastane gezen hastaların hikayelerini duydukça bu kimseler de aşı sırasını beklemeye dayanamayan çocuklar gibi korkuyorlar. Öyle çok korkuyor ve bu korkuyu o kadar taşıyamıyorlar ki korkuyu inkar edip meydan okumaya dönüştürüyorlar. Bu şekilde bir duyguyu tersine çevirmeye “reaksiyon formasyon” deriz. Aslında oldukça sık kullanılan bir savunma mekanizmasıdır. Eve geç geliyorlar diye çocuklarına öfkelenen annnenin kızgınlığını, düşkünlüğe ve meraka çevirmesi de böyledir, öfke duyduğu yakınlarının her an başına bir şey geleceğini sanan teyze de böyledir.  Onlara olan kızgınlığını, onların başına bir şey gelecek korkusuna çevirir.

İşte bizim meydan okumacılar da hastalığa yakalanmaktan ve acı çekmekten duydukları korkuyu, tam tersine; bir meydan okumaya çeviriyorlar.

Peki başkalarını neden korkutuyorlar?

Küçük çocukları sünnetle ilgili en çok korkutan kişiler, çocukluklarında sünnet olmaktan en çok korkanlardır. Çocukken günlerce korkmuş, türlü korkunç hayaller kurmuş, kabuslar görmüş olmanın acısını şimdi küçük çocukları korkutarak çıkarırlar. Ayrıca bu şekilde bir zamanlar çok korkmuş olduklarını da göz ardı etmiş olurlar. Çünkü bir vakitler bir şeyden çok korkmuş olduğunu inkar etmenin en kolay yolu, şimdi kendisi hiç korkmuyormuş gibi başkalarını korkutmaktır. Bir zamanların korkak çocuğu o vakitler kendisini korkutan “cesur” ve “büyük” adamın yerine geçer, bu rolü üstlenerek çocukluğundaki rolü inkar eder.  Artık o hiç korkmayan, korkuya meydan okuyan ve korkuyla alay edebilen biri olmuştur (güya).

Peki bir de hasta olup, başkalarına bulaştırmaya çalışanlar var. Onlara ne demeli? O da bir sonraki yazımızın konusu olsun.