Osman Çağrı Şahin - Eğitimci

Türkiye 40’lı yıllara eğitim adına iyi bir başlangıç yapmıştı. Köy Enstitüleri’nin açılması başlı başına çok büyük bir adımdı. O dönemin sosyo-ekonomik koşullarına çok elverişli bir proje olan Köy Enstitüleri belki de cumhuriyet tarihi boyunca Milli Eğitim Bakanlığı bürokratlarının en uyumlu çalıştığı dönemdi. Müthiş bir motivasyon, kurucu fikirlere bağlılık ve teorinin uygulamaya dökülme süreci neredeyse sorunsuz işledi. Hem bakanlık bürokratlarının uyumlu çalışması hem de uygulayıcılara dönük tepeden aşağı ( tersi de söylenebilir) yaratılan o heyecan ve yüklenilen misyon başarının temel unsuruydu.
Ama ilerleyen günler böyle devam etmedi, edemedi. Dünya’da eğitim adına bambaşka gelişmeler yaşanıyordu.

Amerika eğitim bilimleri savunucularının kitleler üzerindeki etkisi hızla arttı. Avrupa pedagoji mirasının yerine John Dewey gibi figürler aracılığıyla bambaşka bir dil hakim oldu. Pragmatizm temel felsefemiz haline geldi. Uzun yıllar bu etkinin altından kurtulamadık. Bunlar geçmişe dönük nesnel bilgiler olduğu için çok fazla detaya girmek istemiyorum; fakat temel anlayış biçiminde tarihsel kırılma da bu dönemlerde yaşandı. Eğitim camiamız yaptığı iş üzerine oturup sohbet etmeyi bıraktı. Çok fazla “ne” sorusuna odaklanıldı. Ne öğreteceğimiz meselesi haddinden fazla önem kazandı. Neden, nasıl, niçin soruları çok fazla sorulmadı. Bu da eğitimde temel bir anlayış, yeni ve bize münhasır felsefe oluşturmamızın önüne geçip, “trend” olanın peşinden sürüklenmemize sebep oldu.

Tam da bu noktada çok önemli olan bir ayrıma yeteri kadar bakmadığımızı düşünüyorum. Nitelikli eğitimden bahsedeceksek, ortak bir eğitim dili oluşturacaksak, “dersliğin dili”ni iyi analiz etmemiz gerekiyordu; çünkü eğitimde “bir şey” yapmanın ilk adımı buradan geçer. Dersliklerde yaşananlar, çocukların ve öğretmenlerin tutumları gelecekte oluşturacağımız eğitim felsefimiz hakkında ipuçları verir. İyi bir eğitim felsefesi eğitimi çocuğun dilinden konuşmayı bilmelidir. Dersliklerden beslenen bir eğitim paradigması çift taraflı bir dönüşümün başlangıcıdır. Okulun paydaşları için doğal bir geri bildirim sürecidir.
Yeni dönemde gerek milli eğitimin yaşadığı bürokratik yenilenme, gerekse eğitimin ülkenin her alanında sorunlarının kaynağı olduğu gerçeğinin yeniden ve çok acı bir şekilde yüzümüze vurulması, eğitim paradigması tartışmalarını gündeme getirdi. Milli eğitimde geride bıraktığımız elli yılı düşündüğümüzde paradigma tartışması yapmak için en uygun dönem.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk paradigma ve sistem düşüncesi üzerine ciddi emek harcamış bir akademisyen/eğitimci. Ziya Hoca’nın bakan olduğu günden itibaren kurduğu retorik gerçekten çok iyi. Yalnız yeni bir paradigma yaratmak retorikle olacak bir şey değil. Ziya Hoca’nın somut öneriler sunması ya da eğitim camiasına bir yol haritası çizmesi gerekmektedir. Önemli bir adım olmasına rağmen tek günlük çalıştaylar bu süreçte belirleyici olamaz. Bu yeni yolda en büyük handikap MEB’in geçmişten bugüne taşıdığı, merkeziyetçi ve hantal yapıdır. Önce bunu değiştirmek için yapısal çareler aranmalıdır. “Herkes” kendi yolunu bulacaksa okullara daha fazla inisiyatif tanınmalıdır. Uzun vadeli hedef olarak eğitimde yerelleşme tartışmaları sağlıklı diyalog zeminlerinde yeniden tartışmaya açılmalıdır. Elbette bu inisiyatifin pedagojik ve kuramsal çerçevesi çizilmeli, ilkeleri belirlenmelidir. Karma eğitim vakasında olduğu gibi ülkemizin birleştirici yanının ve ortak dilinin suistimaline ve farklı yorumlama biçimlerine mahal verilmemelidir.

Eğitimciler çok uzun süredir milli eğitime kendisini ait hissetmiyor, bakanlığın uygulamalarını kayda değer görmüyor, çoğu uygulamayı yapmış olmak için yapıyor. Eğitimcilerin bu tarz hissiyatlarının farkında olan birisi Ziya Hoca. Söylemlerini genel olarak bunun üzerine oturtuyor. Eğitim camiasına bu söylemleri duymak iyi geliyor ve motivasyon kaynağı oluyor. Dolayısıyla Ziya Hoca’nın hem kişiliği hem de geçmişte yaptıklarıyla arkasına aldığı kamuoyu desteği ciddi bir popülist dalga yaratıyor. Popülizmi olumsuz manada kullanmıyorum. Geçmişte bu kadar örselenmiş olan eğitim camiasının tıpkı Köy Enstitüleri’nde olduğu gibi yeni bir heyecan duyması için eğitimciliğini ve önceki söylemlerini bildikleri birisi tarafından popülist söylemlere ihtiyaç duyması çok normal. Ayrıca dozajında popülizm, her iş için gereklidir de. Lakin soru şurada. Ziya Hoca; yeni dönemi kısa ve uzun vade planlarla, somut çareler üreterek, eğitimcileri katılımcılığa yönlendiren, şeffaf popüler- demokratik işleyişle mi yönetecek, yoksa MEB’in yapısına yönelik müdahalede bulun(a)madan popülist-hiyerarşik bir anlayışla mı? Bunu zaman gösterecek.

Şu an tek bildiğim gerçek; bakanlığın ve Ziya Hoca’nın geçmiş dönemlerde yapılan akıl ve liyakatla bağdaşmayan uygulamalar yerine, hemen çözülebilecek, çözülemese de eğitim camiasına nefes aldıracak bazı yapısal sorunlara dönük adımlar atması gerektiğidir.

Ziya Hoca, Türkiye eğitimde önemli bir eşik atlayabilecekken kimi nedenler ve müdahalelerden ötürü arafta kalmış gibi. Umarım tez vakitte bu “çıldırtan denge” arayışından sıyrılır.