SİNAN HACIR
2016 seçimlerini Donald J. Trump’ın kazanması dünya çapında bir şok yaratmıştı.
Geçtiğimiz 4 yılda, icraatlarının yanında medya ile bitmek bilmeyen mücadelesi git gide tırmandı. Sadece Amerikan medyası değil, yerli medyada da Trump’ın seçim zaferi ve kitleler üzerindeki gücü, maalesef sığ bir biçimde “sağ popülizm” olarak açıklanıyordu.

Peki gerçekten durum bundan mı ibaretti?

Yoksa “Turuncu Adamı” Beyaz Saray’a oturtan gücün arkasında başka sosyal sebepler mi vardı?

ÖNCE BU SAĞ POPÜLİZME BİR BAKALIM

2010’ların başında batıdaki sol hatta sosyalist hükümet akımı hem ekonomik başarısızlıklar hem de sonu gelmeyen mülteci krizleriyle tükenmeye başlamıştı. İşin açıkçası toplumun genel memnuniyetsizliğini yakındaki bir “ötekine” yükleyen sağcı siyasetin varlığını inkar edemeyiz. Özellikle Suriye iç savaşı, Türkiye ile gerginlikler ve genel mülteci sorunu Avrupa’nın sağ siyasetinin temel besin maddesi olmuştu.

Trump’ın seçilmesinde de elbette medya kuruluşlarının da iddia ettiği gibi büyük bir etkisi vardı. Obama döneminde genel bir memnuniyet olsa da ABD’nin her dönemde bitmek bilmeyen savaşlara sürüklenmesi artık halkın sabrını taşırmaya başlamıştı. Trump ise bir ‘duvar’ inşa edecekti. Mültecileri uzakta tutacak, Amerikalıların canını ve parasını uzak diyarlarda harcatmayacaktı.

Böylesi bir siyasi iklimde bu tarz bir popülizmin karşılık bulduğu açıktır ancak Trump’ın bütün başarısını buna bağlamak yeterince sahici bir argüman olmayabilir. Seçimin nasıl kazanıldığını anlamak için seçimden sonra yaşanan birkaç olaya odaklanabiliriz.

KATOLİKLERDEN POLİTİK DOĞRUCULUĞA BATININ KÜLTÜR SAVAŞLARI

90’lar Amerikalılar için aslında benzer gündem maddeleri taşıyan bir dönemdi. Siyahilere karşı polis şiddeti, çete savaşları ve okul baskınları geçmişten bugüne Amerikalıların çözemediği sorunlardı. O dönemde şu ana göre çok daha kuvvetli olan Katolikler ise sokaktaki şiddeti bilgisayar oyunları ve film endüstrisine bağlıyordu. Eğlence dünyasının şiddet olaylarına bağını araştıran onca makale aksini söylese de bu iddialar yıllarca konuşulmaya devam etmişti.

Dönemin liberal siyasetçileri ise, sansüre karşı çıkıyor, sanat icra edenlerin siyasi beklentilerle sınırlandırılmaması gerektiğini savunuyordu.

Aradan uzunca yıllar geçti. Bu sefer benzer iddialar liberal kesimden geldi. Özellikle 2010’dan sonra eğlence endüstrisinde “ayrımcılık avı” başladı. Oyunlar ve filmler, hemen hepsi aynı siyasi görüşü paylaşan eleştirmenler tarafından yerden yere vuruluyor, “ofansif” olduğu düşünülen yapımlar ya sansüre uğruyor ya da boykot kampanyaları düzenleniyordu.

Açıkçası tüketici kesiminde bu tarz linç kampanyalarının karşılığı yoktu ama ses çıkarma potansiyeli yüksek eleştirmenlerin yazacağı makaleler sanatçıların kendine oto sansür uygulaması için yeterliydi. Siyasetin eğlence dünyasına açık müdahalesi 2016’dan sonra patlama yaşadı. Politik doğruculuk fikri sokaktaki ayrımcılığın ve şiddetin sebebinin eğlence medyasının genç nesillere verdiği mesajlar olduğu kanaatindeydi, aynı 30 yıl önceki Katolikler gibi.

Bu politik doğruculuk akımına tepki gösteren de çoktu. Ancak tepki gösterir göstermez “ırkçı, cinsiyetçi” gibi kullanım alanı epeyce genişlemiş bir terminolojiyle damgalanınca bahsettiğim bu kültür savaşı daha gergin bir hal aldı.

ABD’DE IRKÇI VE AYRIMCI SAYISI GERÇEKTEN BU KADAR ÇOK MU?

Muhtemelen hayır.

Demokratların başkan adayı Joe Biden ‘ABD halkının yaklaşık %15’inin pek iyi insanlar olmadığını’ söyledi. Biden, burada ırkçı olduğunu düşündüğü insan sayısından bahsediyordu ve yüksek ihtimalle de tahmininde haklıydı. Dürüst olmak gerekirse o %15’in kime oy verdiğini bilmek hiç de zor değil.

Peki Trump’ın %50 oy aldığı düşünülürse geri kalan %35 hangi beklentilerle oy verdi?

2016 SONRASI KÜLTÜR SAVAŞLARI VE “İPTAL KÜLTÜRÜ”

İptal kültürü(Cancel Culture) sadece batı dünyasının değil bizim de epeyce aşina olduğumuz ancak isimlendirmediğimiz bir kavram. Hiçbir kanıta veya doğruya bağlı olmaksızın sadece iddialar üzerinden giderek bir insana toplum tarafından itibar linci uygulanması olarak açıklanabilir.

Kişinin işinden olması, sözleşmelerinin sonlandırılması veya dahil olduğu gruplar tarafından dışlanması talep edilebilir. Sosyal medya ile birlikte gelen korkutucu bir güçtür aslında bu iptal kültürü. Toplumumuzun kanayan yarası kadına şiddet ve istismar gibi olaylarda yargıya olan güvensizliğin dışa vurumu olarak görebiliriz, en azından Türkiye’de.

Ancak özellikle batıda iptal kültürü bir silaha dönüştü. Buna da en çok Cumhuriyetçi Parti mensupları ve Trump maruz kaldı.

Siyaseten rakip görülen kişilerin bu tarz iddialarla karşılaşması ve sonucunda yargı kararı beklenmeksizin işlerinden edilmeleri batı toplumunun bir kısmında rahatsızlığa yol açtı. Sonuçta hakikate dayalı değil duygulara dayalı bir linç kültüründen bahsediyoruz.

Bu iptal kültürüne bir çok fikir önderi ve ünlüler de ilgi gösteriyordu.

Zenginlerin ve Hollywood yıldızlarının sahip olduğu platformlardan geçim zorluğu yaşayan halka ahlaki ve siyasi mesajlar dayatmaları toplumun bir çok kesiminde hoş karşılanmamaktaydı.

Aklıma İngiliz komedyen Ricky Gervais’in 2020 Golden Globe törenlerinde yaptığı konuşmada bütün Hollywood’u topa tutması geldi. Gervais, düzenli olarak politik doğrucu mesajlar veren aktörlerin kirli ilişkilerinden, ayrımcılığa karşı reklamlar çeken firmaların Çin’de çocuk işçi çalıştırdıklarına kadar bir çok konuya değindi ve iki yüzlü olduklarını söyledi. Gervais’in bu konuşması farklı platformlarda 300 milyondan fazla izlenmeye ulaştı.



“Burayı politik bir konuşma yapmak için kullanmayı artık bırakın. Herhangi bir konu da halka ders verecek konumda değilsiniz. Gerçek dünyadan haberiniz yok. Eğer ödül kazanırsanız, çıkın buraya menajerlerinize teşekkür edin ve defolun gidin.” – Ricky Gervais

İşte Gervais’in konuşmasını popüler yapan güç ile Trump’ı kazandıran gücün aynı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Trump kendisinin nasıl biri olduğundan bağımsız olarak “mış gibi” yapmıyor oluşu, siyasetin genel teamüllerini dinlemeyişi ve en önemlisi yaşam tarzlarına düzenli müdahalelerde bulunan liberal medyaya savaş açışı onu bir kesimde kahramana dönüştürdü.

ABD SOLU NEYİ YANLIŞ YAPIYOR?

ABD solunun en azından sermayeye yakın olan kısmı, sadece kimlik siyasetine odaklanmış durumda. Ülkedeki gelir adaletsizliklerini ve sınıf çatışmalarını tamamı ile görmezden gelip bütün büyük problemleri “ayrımcılık” ile açıklama telaşında. Yanlış anlamayın, tabii ki ayrımcılık sadece batı da değil bütün dünyada büyük bir problem ancak her sorunu açıklamada yetersiz kalıyor.

Bu nedenle iyi gelirli bir siyahi kadın gazetecinin televizyonlarda fakir beyaz erkeklerin aslında ne kadar imtiyazlı olduğunu anlatması gibi absürd durumlar toplumda karşılık bulmuyor.

ABD solunda aslında kimlik siyasetinden çok sınıf çatışmasına odaklanan bir kesim de var. Başını Bernie Sanders’ın çektiği bu grup maalesef para sahiplerinin düzenli olarak engellemeleriyle karşı karşıya.

Bu kesimin yükselen yıldızlarından New York’lu bir hispanik olan genç kadın siyasetçi Alexandria-Ocasio Cortez, Wall Street zenginlerinin onun kazanmaması için Demokrat Parti ön seçimlerindeki rakibine milyonlarca dolar yardım yaptıklarını iddia etti. Bu tarz engellemeler ile sol kesimin temsili hep sermaye gruplarının kontrolünde kaldı.

BÜTÜN BUNLAR TRUMP’A NASIL YARADI?

Demokrat Parti ve Liberal sol merkezdeki apolitik seçmeni yerli yersiz ırkçı ve cinsiyetçi gibi suçlamalarla sağa itti. Normalde Trump’a hatta Cumhuriyetçi Parti’ye dahi mesafeli olan kalabalıklar kendilerine iki yüzlü buldukları medya ve ünlüler tarafından söyleneni yapmamayı tercih ettiler. 2010’ların başında başlayan bu kültür savaşı merkezdeki insanları kutuplara itmeye başladı.

Trump kim olduğu ile değil kim olmadığı ile seçimi kazandı. Peki bu kültür savaşını kimler ve neden başlattı?

Onu da başka yazılarda anlatmak dileğiyle…