Ceren Hoca!

Her kademede ders veren yılların eğitimcisiyim. Bu süreçte onlarca kopya çeken öğrenciyle karşılaştım ancak ilk kez; “Sınıfı geçmek için kopya çekmem gerekiyordu” diyen bir hukuk öğrencisinin insanı şaşkına çeviren açıklamasını duydum. Ne olmuş bize, nerden nereye gelmişiz, nerelere sürükleniyoruz? Eğitim sistemimizin geldiği nokta bu mudur? Bunca sık bakan ve sistem değiştirmenin sonucuna bakar mısınız?

Mavi gömleği, gözlerinin içi gülen bakışlarıyla üniversitedeki odasında kitaplarıyla görüntülenen Ceren Hoca’nın öğrencisi eliyle çalışma masasına akıtılan kanı, bir bilim insanının kaderi olmamalıydı!

Silahlı, bıçaklı, hesaplı, kitaplı, elini kolunu sallaya sallaya üniversitenin kapısından içeri hiç bir güvenlik önlemiyle karşılaşmadan girerek, kendisine bir kelime değil, bir gelecek anlatan hocasını 18 yerinden bıçaklayarak, yetinmeyip silahla vurarak öldüren bir hukuk öğrencisine bu gücü veren “had bildirin!” ikliminin sonucu değilse nedir?

Kimbilir Ceren Damar Hoca; o gün derse hangi heyecanla, neleri anlatacağım planıyla, biriktirdiği kesiklerden, aldığı küçük notlara, alanında uzman olanların düşüncelerinden çıkardığı yorumlara, konusuna ilişkin yazılardan derlediği not defterine kadar hangi umutlarla girmişti…

Daha önce Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde 4 akademisyenin silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirmesi, şimdi de 27 yaşındaki genç araştırma görevlisinin Ankara’da bir öğrencisi tarafından önce bıçakla darbeleriyle, sonra tabancayla katledilmesi ülke geneline hâkim olan öfkeyle açıklanabilir mi? Ya da vicdanların bu ağır yükü taşıması bu kadar kolay mı?

Gelelim uzman görüşlerine…

Psikiyatristler; “Siyasetin en tepesinde çok ciddi karşılıklı atışmalar var. Bu tabana yansıyor” şeklinde açıklama yapıyor.

Eğitimciler; “Sen ne biçim profesörsün? Senin her yanın sanatçı olsa ne yazar?” gibi bizzat ve bizatihi en yetkili ağızdan çıkan sözlerin cehaleti ve cesareti çok alevlendirdiğini, bilim insanlarını ve eğitim emekçilerini hedef alan bir dilin hâkim olmasının ortamı gerdiğine dikkat çekiyor.

İstatistikler ve görüntüler bireysel silahlanmanın şaha kalktığını, şiddetin tüm yayın kuruluşları ve televizyon dizilerinde adeta kutsandığını ortaya çıkarıyor. Bunu en çok da şiddetin sınır tanımadığı kadın cinayetleri kanıtlıyor.

Umut Vakfı; Ülkemizde her yıl ortalama 4500 kişinin bireysel silahlarla öldürüldüğünü, 2018 yılında erkeklerin 440 kadının yaşamına son verdiğini sayılarla raporluyor.

Siyasal iktidar, sayı, rakam, rapor, istatistik dinlemeden; Ülke genelinde kansere neden olan ürünleri açıklayan bilim insanına 12 yıl hapis cezası istiyor.

Üniversitede okuyan öğrenci sayısının 7.5 milyonu aştığı, her 100 üniversite öğrencisinden 35’inin; “İlk fırsatta yurtdışına gitmeyi düşünüyorum” dediği biliniyor.

Bir zamanların, ya da bizim zamanlarımızın bize; sanat, sinema, tiyatro, edebiyat tutkusunu aşılayan ve bir havai fişek gibi göklerimizi aydınlatan eğitim kurumları artık, akademisyenlerin öldürüldüğü, genç, parlak beyinlerin, umut vaat eden iyi eğitimli insanların çekip gitmeyi düşündüğü kurumlar haline getiriliyor.

Gelelim kişisel görüşe…

Anlatacak daha çooooook şeyler var ama! Sabır ve sayfa yetersiz!

Bu durum, ya da gelinen bu nokta; Adım adım beslenen, sıradanlaştırılan, olağanlaştırılan ve topluma adeta enjekte edilen şiddet dilinin sonucu değil midir?

Bağıra bağıra, haykıra haykıra, tehdit ede ede gelen bu dilin yarattığı iklimin sonucu olarak; Önce kurşun, sonra bıçak darbesiyle yaşamdan ve sevdiklerinden koparılan gencecik Ceren Damar hocanın iri gözlerindeki sıcak bakış unutulacak mıdır?

Demem o ki; Eğitimci olarak, yazar olarak, yurttaş olarak olup biteni içime sindiremiyorum, ağrıma gidiyor, yüreğim acıyor ve umudum tükeniyor. Nokta…