Annesiyle aynı tabuta konan bebeğin ağzındaki emzik!

Tankların önündeki çocuklarını kaçırmaya çalışan babanın çaresizliği!

Çocuklarını rasgele savrulan kurşunlardan korumak için bağrına basan annenin yüzündeki korku!

Kırık dökük hastane odasındaki hasta yataklarında korkudan büyümüş gözlerle tek bir noktaya bakan çaresiz insanlar!

Çocuklukları yok edilen, hayatları çalınan, düşleri- sevinçleri- umutları- kahkahaları silinenlerin yürek acıtan bakışları!

Hayatlarına ve dramlarına ortak olduğumuz insanların savaş sonrası görüntüleri!

Bitmedi, biter mi?

Oğullarına, kardeşlerine, sevgililerine, eşlerine ağıtlar yakan, ölülerini bulamayanların yüzündeki keder!

Gidecek yerleri olmayan, gidecek halleri olmayan bu insanların gözlerindeki onulmaz acı!

Kolları, bacakları, ayakları kopan, bedenleri de, hayalleri de paramparça olan gençlerin bakışları!

Sevinçleri umutları çalınan insanların toprağa düşen bedenleri!

Onurları çiğnenmiş kadınların, şiddete haksızlığa uğramış savaş mağduru erkeklerin yaralayan ve düşündüren öyküleri!

Üşüten, acıtan, dürten, isyan ettiren olaylar!

Nice dostluklara, nice düşmanlıklara tanık olan topraklarda yaşanan dramlar!

Savaşlarda yitip gidenlerin bazen bir baba, bazen bir oğul, bazen bir kardeş, bazen bir eş, bazen bir arkadaş ya da dost olduğu unutulur mu?  Hele de yakıp, yıkıp, ezip geçen olaylardan sonra işin en acı yanının doğulan vatan, doyulan memleket, yaşanan hayatlar, kurulan hayaller ve yanmış yıkılmış bir ülke olduğunu hiç akıldan çıkarmamak gerek. Çünkü özetlemeye çalışılanlar savaşın hissettirdiklerinin çok az bir bölümüdür…

Şimdi işin arka planına bakalım!

BM Genel Kurulu’nun Dünya Barış Günü olarak kabul ettiği 1981 yılından bugüne 41 yıl geçmiş. Bugün dünyada barış var mı diye sorulduğunda ne yazık ki; yere bakarak ve içimizi çekerek “keşke olsaydı” diyoruz? Şimdi yanıt alamasak da soralım!

Barışın unutulup savaşların konuşulduğu günümüzde ve dünyamızda “Yurtta barış, dünyada barış!” diyen Atatürk’ün bu sözünün önemini nasıl unuturuz?

Hayatı savaş meydanlarında geçen, ömrünü cephelerde geçiren Büyük Komutan Atatürk’ün: “Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir” sözünü nasıl ezber etmeyiz?

Victor Hugo’nun; “Barış bir gülümsemeyle başlar, maliyeti yoktur.” Sözünün değerini ve önemini nasıl görmezden geliriz?

Spinoza’nın: “Barış, savaştan her zaman daha iyidir. Çünkü barışta oğullar babalarını, savaşta babalar oğullarını gömerler” sözünü nasıl yok sayarız?

Abraham Maslow’un; “Sahip olduğunuz tek araç şayet bir çekiçse, bir süre sonra her şeyi çivi olarak görmeye başlarsınız” şeklindeki uyarıcı sözünü nasıl gözardı ederiz?

Demek ki; Barışı tek yönlü değil, çok yönlü- tek yanlı değil, çok yanlı- tek boyutlu değil, çok boyutlu irdelemek gerekir.

Listeyi uzatmak mümkün…

Büyük Atatürk’ün; “Yurtta barış, dünyada barış” sözünü, son yıllarda “yurtta kavga, dünyada kavga ve değerli yalnızlığa” dönüştüren bir ülke olarak, keşke barış konusunda daha atak, daha sorumlu, daha kararlı olsaydık. Savaşlardan çok çekmiş, hala da başı dertte olan bir ulus olarak; Keşke coğrafyamızda hiç kan ve gözyaşı olmasaydı. Savaşlardan medet uman, barışı önemsemeyen, bu konuda sınır tanımayan, kuralları takmayan, savaşlara doymayanların yoğun olduğu dünyamızda! BARIŞ kavramına mecbur ve muhtaç olduğumuzu unutmamak için keşke bazı çığlıkları herkes daha derinden duyabilseydi…

Toplumsal, bölgesel, evrensel ilişkilerdeki bozulma, çürüme, yozlaşma, barıştan uzaklaşıp savaşı kışkırtmaya yönelik çabaları görünce bazı çarpıcı örnekleri sık sık paylaşarak, barış kavramını yaşamın her anına ve her alanına sokmak zorundayız.

Dünden bugüne savaşların adreslerinde dolaştığımızda; Bosna Hersek’teki şiddete, Afganistan’daki zulme, Irak’taki işgale, Suriye’deki ve Libya’daki drama, Ukrayna- Rusya/ Azerbaycan- Ermenistan gerilimine yine ve yeniden baktığımızda aktörlerin, dublörlerin ve resimlerin aynı, çerçevelerin farklı, ölenlerin adreslerinin hep gençler olduğunu unutmamalıyız…

Yineliyorum!

Savaşı çok seven, savaşa zemin hazırlamaya özel önem veren, buna ciddi çaba ve para harcayan ABD’nin, Büyük Atatürk için; “O, savaşlardan barış çıkaran eşsiz bir liderdir” sözünü hep hatırlamak gerek…

Hal böyle iken bazen içeride bazen dışarıda, çoğu kez de göstermelik yüksek gerilim hattı yaratmak, voltajı yükseltecek sözler, tahrik eden, incitici bir dil kullanmak, toplumsal gerginliği artıran, sinir uçlarını harekete geçiren bir tonlamayla içi boş vurgulara sığınmak,  bazen göz kırpıp, bazen parmak sallamak barış dili, barış ortamı sağlar mı?

Cumhuriyet 100 yıl düşünülerek bulunan merhemin adıysa, “yurtta ve dünyada barış” diyen bir liderin; o zorlu koşullarda ve o yokluk yıllarında hayata geçirdikleri; Bugün bile başımız her sıkıştığında ve karşılaştığımız her durumda, imdadımıza yetişen, toplumu iyileştiren ilacın adıysa! Ülkenin boğazında duran sert düğümün dermanı da adresi de barıştır. Nokta…

Y.N: Yazdıklarımın geniş bölümünü 20 Eylül Salı akşamı Fikirtepe Lions, Eğitime Ses Rotary ve Zeynep Kamil Rotary Kulüplerinin düzenlediği toplantıda çok duyarlı dostlarla paylaştım. Barışa dair umutları tazelediğimiz bu buluşma için emeği geçenlere teşekkürler…