Son haftalarda Prof. Rona Aybay, Müzikolog Ahmet Say, Cumhuriyet Gazetesi yazı işleri eski müdürü Sami Karaören gibi köklü çınarlar ardı ardına veda edince içimden “cumhuriyetçi yürekler cumhuriyete yapılanları kaldıramıyor!” demek geldi…

Son aylarda artan dost ölümlerini görüp, sessizce uçup giden dostları uğurlarken bir parçamızın daha eksildiğini hissedince! İçimden neredeyse “uzak dur artık sevdiklerimizden ölüm!” demek geldi…

Fethiye’nin Kayaköyü’nde doğacaksın. Antalya Lisesi’nde Cahit Külebi’nin öğrencisi olacaksın. İstanbul’a gelip eğitim alacaksın. Fazıl Hüsnü’den Oktay Akbal’a, Vedat Günyol’dan Mehmet Başaran’a, Melih Cevdet Anday’dan Necati Cumalı’ya dönemin edebiyatçılarıyla birlikte yol alacaksın. Falih Rıfkı’yla aynı gazetede çalışacaksın. Eşsiz belleğine binlerce dize sığdıracaksın. Tüm bunları sayarken içimden değil, sesli sedalı bağırarak; “Bu yaşam öyküsü ve bu başarı, Cumhuriyetin aydınlanmacı insan projesinin somut örneği değilse nedir?”  demek geldi…

Sami Ağabeyin gidişiyle; Yazın dünyamız yılmaz bir Türkçe savunucusunu, biz dostları kıskandıracak ve özendirecek kadar müthiş belleği olan, ezberindeki şiir sayısıyla her daim şaşırtan ve hayranlık uyandıran bir ustayı yitirdik…

Şimdi 27 yıl öncesine dönme zamanıdır!

Bir cumhuriyet değeri olan Sami Karaören’le yolumuz 27 yıl önce kesişti. (çeyrek asır deyince daha vurgulu oluyor sanki!) O yıllarda Cumhuriyet’in ikinci sayfasında yazılarım çıkıyordu. Sami Beyle tanışmak ve ilgisine teşekkür etmek için gazeteye gittiğimde kendimi; “Edebiyat öğretmeni” olarak tanıtmış, anında tarafından “yazın öğretmeni” şeklinde düzeltilmiştim! İlk kez tanışmamıza rağmen yazılarıma ilişkin övgü dolu sözlerini, yetinmeyip “bunları kitap yapmalısın” şeklindeki önerisi karşısındaki şaşkınlığımı ve sevincimi unutamadım…

Bu sözlerden aldığım cesaretle 1994 yılında MEB’in açtığı “Atatürk” konulu yarışmada bana Türkiye birinciliği kazandıran “Mustafa Kemal Destanı” adlı metnimden söz ettim. İki gün sonra kısaltılmış şekliyle ikinci sayfada, daha sonra genişletilmiş şekliyle 1995 yılında Çağdaş Yayınları’ndan “Öğretmenin Günlüğü” adıyla, hem de Sami Karaören önsözüyle çıkışını unutamadım…

Adeta bir çalışma seferberliği ilan ettiği kitabın hazırlık aşamasında; Bazen akıl veren, bazen yol gösteren, bazen hocalık yapan, bazen açılmaz kapıların anahtarlarını nasıl bulacağımı anlatan sözlerini, hep gülen gözlerini, eski dil kullandığımda hep kalkan kaşlarını unutamadım…

Şimdi düşünüyorum! 1995 yılında çıkan “Öğretmenin Günlüğü” adlı kitabım yazarlık yolculuğumun ilk adımı, kanıtı, tanığı ve işaret fişeği oldu. Bugün onlarca kitaba imza atmış bir yazar olarak, yıllar önce beni yüreklendirdiği için,  ilk kitabıma harcadığı emek, yazdığı önsöz için duru Türkçenin büyük ustasına hem teşekkür ediyor, hem de; “Anı yazmak ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır!” sözünü Andre Gide’den ödünç alarak anısı önünde saygıyla eğiliyorum…

Şimdi böbür ve vefa adına yazdığı önsözden kısa bir kesit sunma zamanı!

“Kendisini öğrencilerine adamış, genç yazın öğretmeni Neşe Doster; gerçek bir öğretmen, yurtsever ve aydınlık bir insan. Sanatsal yaşamı yakından izleyen, her yerde, her fırsatta konuşarak aydınlatmaya çalışan bir Atatürkçü. Öğrencilerine yararlı olma ateşiyle yanan bir öğretmen. Öğrencilerinin de kendisini sevdiğine, onların “unutulmaz öğretmeni” olduğuna inanıyorum. Kendisini yakından tanıma fırsatı bulduğum için seviniyorum. “Öğretmenin Günlüğü” adlı bu kitap, derslerinin, görevlerinin, ödevlerinin dışında onun çalışkanlığının ürünü. Öğrencilerine, meslektaşlarına, topluma yararlı olma çabasının ürünü. Söz uçup gidiyor, yazılı olan kalıyor. İyi ki yazılarını, konuşmalarını bu kitapta topladı. Kendisini, çağdaş Türkiye’mizin öğretmenliğine, öğrencilerine adamış bu öğretmenimizi kutluyorum.”

                                                               Sami Karaören / Caddebostan, 22 Ocak 1995

Kitap çıktıktan sonra, gördüğü ilginin,  yaptığı baskının, aldığı övgünün en büyük pay sahibi Sami Ağabeyle daha sonra ailece görüşür olduk. Rahmetli eşi Mehcure Ablanın parmak yedirten sofralarını, benim “Cahit Külebi’yi evimizde ağırlamak istiyoruz!” şeklindeki ricamı kırmayıp bize gelişlerini, ertesi gün okulda öğrencilerime; “Dün gece Cahit Külebi bize geldi!” şeklindeki böbürlenmemi, erkenden göçüp giden kızları rahmetli Mine’nin vefatında yüzlerine yansıyan derin acıyı unutamadım…

Cahit Sıtkı vefatlar karşısında; “Gittikçe artıyor yalnızlığımız!” der. Cahit Kayra ölenler için; “Yaşamaktan vazgeçti!” der. Bilge Cahit’ler haklı çıkmaya devam edecek ama! Yaşamaktan vazgeçenler yalnızlığımızı artırsa da yaptıkları, anıları bizimle yaşayacak…

Vefa ve dostluk iki önemli kavramsa! İnsanı farklı ve özel yapıyorsa! Her birinin kırk yıl hatırı olan onca kahve içilmişse! Renkli ve zevkli sofralarda bir araya gelinmişse!  Tüm bunların hakkı verilmeli diyerek, Sami Ağabeyi engin bir gönül borcuyla selamlıyor, uğurluyorum. Sevgili oğlu Mehmet Karaören’e, Can Yücel’in taşınması en zor yüklerden biri olan baba acısını özetlediği dizeler eşliğinde baş sağlığı diliyorum… 

“BABAN GİDERSE! Başı dumanlı dağın gider. Atan gider. Sırtın gider. İki kapılı bu handa, menzile erişen yolun gider.

BABAN GİDERSE! Darda yetişen elin gider. Aklın gider, canın gider. Şu dağlanmış yüreğinde çocuk kalan yanın gider.

BABAN GİDERSE! Öpülecek elin gider. Bayram gider!”