Ortak sorumluluğun giderek ağırlaştığı, toplumsal kuşatılmışlığın baskılarının artarak çoğaldığı, gençlerimizin kazanımlarını ülkemize aktarmak yerine geleceklerini yurtdışında arama çabalarını görünce!

Hele de okuma yazmayla başı çok da hoş olmayan ülkemizde çarpıcı bir örnek vermek gerekirse; 1 ton kâğıdın fiyatının 4 bin liradan 12 bin liraya çıktığı göz önüne alınınca!

Zam rekortmeni kâğıda son 15 yılda gelen yüzde 462’lik zam oranını, kapanan SEKA fabrikası sayısının şimdilik 9 olduğunu hatırlayarak, baskı, matbaa, kitap yayın işiyle uğraşanların durumunu düşününce!

Yaratıcı, zekâ ürünü, eğlendirici, sürükleyici, dinlendirici programlara, konuşmalara, dizilere hasret kaldığımızı görüp, yeri gelmişken Dante’nin İlahi Komedya’daki ilk dizelerini paylaşma zamanıdır; “Yaşam yolumuzun ortasında karanlık bir ormanda buldum kendimi. Çünkü doğru yol kaybolmuştu!”

Bu hem tarihi, hem güncel örnekten sonra konumuza dönersek; Mutluluk bagajları dolmayan, umut bavulları boş kalan, hayal valizleri uçup giden, kaygı, endişe, gerginlik ve öfke kolileri dolup taşan, pozitif yakıt bidonlarına büyük özlem duyulan günümüzde gel de dönüp dolaşıp aynı konuları yazma!

Hayatın gerçekleriyle henüz tanışmayan! “Yaşama sevincim kalmadı!” diyerek ölümü seçen! Ailesi tarafından sınırlar çizilen ve yaşamı şekillendirilen! Sonuç olarak yoğun mutsuzluk ve umutsuzluk girdabına kapılan gençler için gel de üzülme!

81 ilde 85 milyon yurttaşı kapsaması gereken güven endeksi yerlerde sürünen, yapısal sorunların çokluğu ve çözümsüzlüğü yüzünden toplumsal huzuru kaçan, sığ iklimden bunalan ve sıkılan ülkemizin günü ve geleceği için gel de kaygılanma!

“İyi misin?” sorusuna; “İyiyim ama mutlu değilim!” diye cevap verenlerin, “Bu soru bana o kadar uzak ki!” diyenlerin sayısı her geçen gün arttıkça toplumun kılcal damarlarına kadar yayılan umutsuzluk ve kaygı için gel de mutsuz olma!

“Keşke bizim de şiirden anlayan, roman okuyan, müzik dinleyen, sanatı küçümsemeyen, sanatçıları kategorize etmeyen, kürsüleri muhalefete söz yetiştirmek yerine ülkenin sorunlarına ayıran, parmak sallamayan yöneticilerimiz olsa” diyenlerin oranının arttığını gördükçe gel de keşke deme!

Konuya dönersek! Zor zamanlarda yapılması gereken kafa kafaya, omuz omuza, el ele, gönül gönüle vererek huzuru temin etmek ve sorunlara çare bulmak olmalıyken! Ayrıca bu yaklaşım ya da öneri yönetim erbabı için bir varsayım, eğer, dilek cümlesi değil, olması gerekenken! Ülkeyi yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların atacakları her adımdan önce birkaç kez düşünmesi, işin tarihsel arka planını iyi okuması, muhtemel ve müstakbel olumsuzlukları, zorlu kararları, kaçışı olmayan yaşamsal sorunları iyi kavraması gerekmez mi?

Güncele dönersek! Emeklinin yemek hayalini, gençlerin iş hayalini, kadınların ruh halini görmezden gelerek, yeni oyunlar bulup, hayali kurgular planlayıp, muhalefeti kışkırtarak, çarpıtılan gerçekleri olmuş gibi sayarak, Türkiye ekonomisi tarihinin en derin krizlerinden birini yaşarken “sorun yok, köpük alındı, ihracat patladı, ekonomi zirve yaptı” gibi hayali açıklamalarla gerçekleri saptırmak neye yarar?

Tarife, güncelleme, ayarlama, uygulama adı altında zam yapmak, halkın hareket alanını kısıtlamak, halkın nefes borusunu kesmek kime yarar? Kamu kaynaklarının telafisiz kaybı nelere mal olur? Tüm bu konu başlıklarına söyleyecek sözü olan var mıdır? Ya da kaldı mı? İyisi mi bu zorlu konuları başka bir yazıda ele alalım, bu yazılık bu kadar yeter diyerek, Bakan Nebati’nin; “Kendimizi muhteşem başarılı görüyoruz!” şeklindeki muhteşem açıklamasıyla noktayı koyup, moral bulalım…