Bütün hikâye bundan ibaret!

“Ben ekonomistim!” diyen CB’nın 19 yıldır yönettiği ülkemizde; 10 milyona yaklaşan işsizlik! 2 milyona yakın çocuk işçi! Sosyal yardımla geçinen 20 milyon kişi! 34.5 milyon kişinin borçlu olduğu bir ekonomi! İcra dairlerindeki dosya sayısının 22 milyonu aştığı, her 4 kişiden 1’inin icralık olduğu bir refah seviyesi! 450 milyar doları geçen dış borç!

19 yılda eğitimde irili ufaklı yaptığı tüm değişiklikleri reform diye açıklayan iktidar! Türkçe’ de 40 sorudan 14’ünü yapan, Matematikte 100 üzerinden 12 alan öğrenciler! Ve çocukları bozuk para gibi harcayan eğitim sistemi!

Özel konumundan ötürü ali makamlar teslim edilenlerle, dörder maaşla taltif edilenlerle, toplam aylık maaşı 60-70 bin TL’yi bulanlarla ekonomide destan yazan bir Türkiye! Doktoralı işsizler ordusunun çığ gibi arttığı şaha kalkan bir ülke!

Gençlerin işsiz, mutfakların aşsız olduğu günümüzde Almanya’da 9 bin, bizde 125 bin makam aracıyla sağladığımız kıskançlık ortamı ve otomotiv üstünlük!

Çok iyi bilinen ve fakat görmezden gelinen bunca sorunun çözümü için ülkemizin coğrafi konumuna, tarihsel geçmişine, diplomatik tercihlerine, komşularıyla ticari ilişkilerine, kültürel ve toplumsal yapısına bakmadan Cumhuriyet Devriminin yaptıklarını yok sayan yerli ve milli bir anlayış!

Hala Cumhuriyetin kara sularında yüzen, korku, öfke ve üzüntüyle tanık olduğu yüzlerce sorun için çare üretmeye çalışan vazife kuşağı!

Göz diktiğimiz, umut bağladığımız turistlere sözde salgın nedeniyle ülkemize gelmeyi yasaklayan Rusya! “Türkiye, yaptırımlardan kurtulmak için ne yapması gerektiğini biliyor” diye açıklama yapan ABD!

Küresel ısınmanın, iklim değişikliğinin yanı sıra önlenemeyen kâr hırsının, talan ve yağma ekonomisinin şahlanışı olan deniz salyası! Görmezden gelinen ve göz yumulan doğa katliamının sonucu olarak yaşanan çevre kirliliği! Yeşili bitirerek, suları kurutarak, doğanın dengesiyle oynayarak geleceği çalan bir anlayış! 2004 yılından beri azmaya başlayan ve önemsenmeyen nedenlerle hızla kirlenen denizlerimiz! Marmara’nın ölümünü tescil eden müsilaj belası!

Geçmişe dönersek! Genelde denizlerimiz, özelde Marmara Denizi birdenbire bu hale gelmedi. Sonunda bunu da başardık, koskoca denizi öldürmeyi başardık, şimdi ölümüne tanıklık ediyoruz. Mutlu muyuz? El birliğiyle, hesaplı, kitaplı adımlar atarak, yılların birikimiyle bu hale getirdik. Nasıl kirlettik, neler attık, nelerle doldurduk sorusunun yanıtı nettir! Sadece İstanbul’un atıklarıyla yetinmeden, Avrupa’dan çöp ithal ederek, Ergene’den, Tekirdağ’dan, Gebze’den, Dilovası’ndan, Gemlik Körfezinden gelen atıkları da ekleyerek o masmavi denizleri dize getirdik…

Tam da burada bir kez daha yeşili ve betonu esas alanların yarattığı çevreye, ürün yelpazesi çok zengin olanların imzasını taşıyan eserlere bakarsak! Rant uğruna yapılanlara, betonlaşmanın ve çarpık kentleşmenin sonuçlarına, orman arazilerinin talan edilmesine, Marmara Denizinin atık deposuna çevrilmesine bakarsak! Tüm bunlar kimin eseri? Dehşet verici, utanç verici, mide bulandırıcı, ağız tadı kaçıran, ibret alınası bu olaylarla nereye kadar yol alınır ve sonuç ne olur diye sormak gerekir. Sonuç ortada ama…

Beton olsun, yüksek olsun, büyük olsun demek kimin tercihi diye sorgulamak gerekir. (Yanıt verirken zorlanmadınız değil mi?)

Bugüne dönersek! Marmara Denizi Kanal İstanbul’a isyan ve itiraz ediyor. Dili yok konuşamıyor ama deniz salyası salarak kör gözlerimiz açılsın istiyor. Hep sebep sonuç deriz ya! Hep sonuç odaklıyız ya! İşte hem sebep, hem sonuç…

Not: Bu konuları sık sık yazdığımızdan yakınabilirsiniz. Ancak güzel, yalnız, çaresiz ülkemizde insanın içini açan, ayağını yerden kesen konular var da biz mi yazmadık?