Öncelikle size anlatacaklarım var. Sizden dinleyeceklerim var. Sizinle paylaşacaklarım var. Ve sınırlı bir sayfam var. Hepimizin, hele de günümüzde; tercihleri, suskunlukları, korkuları, alışkanlıkları, hassasiyetleri, inandıkları, bildikleri, bilemedikleri, hatırladıkları, unuttukları, üzüntüleri ve itirazları var…

En önemlisi önümüzde ve arkamızda daima ışık saçan, yol gösteren yön çizen, kutup yıldızı gibi parlayan, mührünü dağa taşa basan BAŞÖĞRETMENİMİZ, Cumhuriyetin sapasağlam olduğu dönemlerde, cumhuriyetle büyüyenlerin unutamadıkları anılar ve değerlerin dimdik ayakta olduğu yıllar var…

Eğitimin eğitim olduğu yıllarda her biri hamurumuza ayrı maya katan hocalarımızın ellerinde yoğrulan kuşak olarak; kiminden yazı yazmayı, kiminden okuyup anlatmayı, kiminden hayatı paylaşmayı, tümünden Atatürk sevgisini öğrendiğimiz o dopdolu yıllar var. Cumhuriyet dokusunu içimize işleyen eli öpülesi Cumhuriyet öğretmenlerimizin o yokluk yıllarındaki inanılmaz özverileri ve başarıları var…

Bugüne dönersek! Öğretmenlerin yüzde 70’inin ek iş yaptığı, yüzde 71’inin kirada oturduğu, yüzde 75’inin meslek hastalıklarına yakalandığı, 4 milyon öğrencinin uzaktan eğitime erişim olanağının olmadığı, öğrencilerin yarıdan fazlasının dersleri anne ve babalarının telefonundan izlediği, tablet dağıtımının sözde kaldığı net ve hazin bir eğitim gerçeğimiz var…

Şimdi bir kez daha gerilere gidersek!

1928’de Bursa’da öğretmenlere; “Yalnız siz öğretmenler! Ölen ve öldüren birinci orduya niçin ölüp neden öldürdüğünü anlatan ikinci bir ordunun mensuplarısınız” diye seslenen başöğretmen Atatürk’e duyulan özlem var...

Cumhuriyetin ilk yıllarında, Kırşehir valisine telgraf çekerek: “İlinize öğretmen gönderiyorum. Onu karşılayınız.” diyen efsane Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’ye duyulan hasret var…

1930’lu, 40’lı yılların; Sosyoloji, Mantık, Felsefe kitapları yazan bakanlarını hatırlayınca nereden nereye gelmişiz diye derin derin ahlar çekerek düşünmek var… 

Konuların; duygusal, evrensel, siyasal, ulusal, bilimsel, tarihsel boyutlarında dolaşırsak!

Üniversitelerde akademik kadroların nasıl dağıtıldığını, kimlerin idari görevlere atandığını, liyakatin, deneyimin, bilginin nasıl rafa kaldırıldığını, dekanların açıklamalarını, rektörlerin nasıl seçildiğini biliyoruz. CB’nin; “Bizde 8 milyon üniversite öğrencisi var. Almanya’da 3 milyon. Ancak her öğrenci üniversiteyi bitirdiği zaman iş sahibi olacak diye bir şey yok” şeklindeki sözlerini, eğitimin çağdaş değerlerle ölçülmesi gerekirken; uluslararası tüm değerlendirmelerde yerlerde süründüğümüzü, 130’u devlet, 73’ü vakıf olmak üzere sayıları 203’ü bulan, bazıları da tabela olmaktan öteye gitmeyenlerin içler acısı halini izliyoruz…

Kızlı- erkekli büyüdüğümüz çocukluk ve gençlik yıllarımıza ait pencerelerin bir bir kapatılmasını! Para ve zenginliğin baş tacı edilmediği bir ülkenin çocukları olarak büyüdüğümüz yılları! Siyah beyaz televizyonlarımızın başında ev yapımı limonata- anne eli değmiş kurabiyelerimizle ne kadar mutlu olduğumuzu unutmuyor, bir kentin sadece betonla, taşla, tuğlayla, gökdelenle AVM’yle değil bilgiyle, eğitimle, kültürle, geçmişle var olacağını anlamayanları anlamıyoruz…

1923 yılında Mustafa Kemal’e; “Paşam! Vekil maaşlarını düzenleyeceğiz. Ne kadar verelim?”  sorusuna, Paşa’nın; “Öğretmen maaşlarını geçmesin!” şeklindeki net, kısa ve ibret verici yanıtını unutamadığımız gibi, cebine tebeşirini, sırtına kara tahtayı alıp kahve kahve dolaşarak halka okuma yazma öğreten cumhuriyet öğretmenlerinin eğitimde destan yazdığı yılları da hep hatırlıyoruz…

Duruşuyla, bilgisiyle, dış görünüşüyle yüreğe dokunan; bizleri ülkemizin tarihsel, kültürel, toplumsal, sanatsal, siyasal gerçekleriyle buluşturan öğretmenlerimizi bir kez daha saygıyla anarken; “Biz bu cumhuriyeti kanla kurduk, ama insanla büyüteceğiz. Ben bunu Gazi’den öğrendim” diyen İsmet Paşayı unutmuyoruz…

21. yüzyılın eğitimini tanımlarken CB’nin; “Bir Müslüman ölüsünü yıkayacak bilgiye erişmeli”, “Biz çocuklarımıza farklı seçenekler sunuyoruz. Mezar taşlarını okumaları için Osmanlıca, Arabistan’da iş yapmaları için Arapça bilmek zorundadırlar” şeklindeki sözlerini aklımızda tuttuğumuz gibi, bir zamanların Enerji Bakanı olan zatın; “Eğitim oranı arttıkça oyumuz düşüyor. Eğitim seviyesini yükseltmeyelim.” (Her ile üniversite açmak kendimizi bitirmek demektir) sözlerini hep hatırlıyoruz…

“Üniversite sayısını artırarak çağı yakaladık” diye övünenleri, hayalleri, umutları, beklentileri yerle bir edilen, bozuk para gibi harcanan gençliğin hayal kırıklıklarını, Adalet Bakanlığı için alınacak personele yapılan sınavda; “sineğin kaç gözünün olduğu, Arda’nın transfer durumunun ne olduğu” sorularını unutamıyoruz…

1928- 29 öğretim yılı Kütahya İmam Hatip Mektebi’nde okutulan derslerin; “Terbiye, ahlak, hitabet, coğrafya, hesap, resim, müzik, matematik, fizik, kimya, Fransızca, sağlık bilgisi, beden eğitimi!” olduğunu düşününce! Hemen 1928’den 20187e gelerek! MEB’in liselerdeki Din Dersleri ve İHL’lerde okutulmasını istediği derslere göz atıyoruz. “İsyanlar ve Cezalar”, “Yaradılış ve Kader”, “Asrın Getirdiği Tereddütler”. Bu kitapların, Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Genel Müdürlüğü, Talim Terbiye Şube Müdürlüğü ve eğitim uzmanlarının onay verdiği kitaplardan bazıları olduğunu, kitaplarda; “yerde yemek yemenin sevap, bıçak kullanmanın günah olduğunu ve kadınların zevk, sokak, hizmet ve ev kadını olarak dörde ayrıldığının” yazılı olduğunu hep hatırlıyoruz…

İŞKUR verilerine gör genç işsizlik tavan yapmışken, gençler çözümü dışarda arıyorken, 11 kişi alınacak bir kadroya 3 bin 500 kişi başvuruyorken, ilgili ve yetkili kadroların suskunluğuna anlam veremiyor; “Maske, mesafe, temizlik” üçlüsünü biraz da günümüze uygulamaya çalışarak; Maskesiz siyaset! Koşulsuz, ancaksız, amasız, fakatsız mesafe! Temiz siyaset demek nasıl olur diye soruyoruz!

ÇYDD’nin; “Haydi, kızlar okula”, “Anadolu’da bir kızım var okuyacak”, “Çağdaş Türkiye’nin çağdaş kızları” “Bir ışık da siz yakın” gibi insanın gönül tellerini sızlatan sloganları yerine eğitimi esnekleştirerek; “Haydi, kızlar önce eve, sonra kocaya” kampanyasına dönüşen uygulamalarına bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz…

Sonra da ülkenin dert haritasından uzaklaşarak, yüreğe ve anılara kazınan örneklere geçmek;  Çocukluk, ergenlik gençlik, olgunluk çağlarına damgasını vuran ve yaşamın her evresinde eğitimci kimliğini unutmayan; “Benim için okul 6 saat değil, 24 saattir” diyen idealist öğretmenleri anıyoruz. Okulları açık olmadığı halde her gün önlüklerini giyip, çantalarını alarak okullarına giden, “Belki bizi görünce okulumuz açılır” diyen Siverekli çocukları unutmuyoruz...

Bu uzun yazımın sonunda demem o ki; Eğitim hayatım boyunca şahane hocalarım oldu, iz bırakan, yol çizen, yön veren, hedef belirleyen, örnek olan eğitimcilerdi onlar. Bazılarının sadece öğretmenliğine değil; insanlığına, duruşuna, tavrına, aydınlığına, zarafetine, şıklığına, alt yapısına, entelektüel birikimine de hayrandım. Yaktığı ışıktan faydalanırken, onları hem sever, hem çok sayar, hem çekinirdim…

Hepimizi etkileyen, öğreten, güldüren, düşündüren, ağlatan, hatta korkutan hocalarımız da oldu. Kaderimizi etkileyen, yaşam çizgimizde karınca kararınca rol oynayan, olanaksızı olur kılan, ölüm haberlerini alınca kocaman ahlar çektiğimiz öğretmenlerimizdi onlar. O zorlu koşullarda karınca gibi çalışan, zorluklarla boğuşan, kurucu, yapıcı, emekçi, olan, desteğini bilgisini esirgemeyen hocalarımız oldu. Geometri kitabı yazan! Uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, açı, kesit, çember, teğet, yatay, düşey, dikey, konum, üçgen, dörtgen, eşkenar, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, oran, varsayı, gerekçe vb. gibi bulduğu sözcüklere bakınca;  O tartışmasız bir bilim insanıydı dedirten; “Benim manevi mirasım akıl ve ilmin rehberliğidir” şeklinde vasiyeti olan Başöğretmenimiz oldu…

Hayatın kısa, yokuşların dik, koşulların ağır, duvarların yüksek, kulakların sağır olduğu günümüzde öğretmenliğin çok zor olduğunu söylerken; eğitim ordusunun neferleri olduğumuzu unutmamalıyız.  Atatürk ve Cumhuriyet bize bunu öğretti çünkü…