Olup bitene bakınca, yaşatılanları ve yapılanları görünce başlık tam da demek istediğimi yansıtıyor bana göre…

Halkımızın üçte biri yoksulken, pandemi salgını nedeniyle en çok sıkıntıya düşen, yazgısıyla baş başa bırakılanlara kimse el uzatmazken, yönetim Kanal İstanbul Projesi için kolları sıvamışken, 45 yıllık fabrikalara yeniden açılış yapılıyorken, “300 fabrika açtık!” diye övünenler, yerlerini bile gösteremiyorken…(insan yazınca bile daralıyor)

ABD yetkilileri; Firmalara ilaç borcumuzu ödemediğimizi açıklıyor. Dünya Bankası dünyada 120 ülke içinde 441 milyar dolarla da en çok dış borcu olan 6.ülke olduğumuzu söylüyor. Bu açıklamalar her zaman olduğu gibi bizim için yok hükmünde oluyor, bizi bağlamıyor, zaten batı durmadan bizi kıskanıyor! Durum böyle iken borç yükü sürdürülebilir mi bunu ancak damat bakan biliyor…

Otellerin yüzde 80’ i açılmamış, kafe ve benzeri işletmelerin yüzde 40’ı iflas etmiş, pek çok işyeri ya küçülmüş, ya maaşları indirmiş, ya personeli azaltmış. İnsanlar karamsar, gençler mutsuz, ülke kapkaranlık ve gündem ekonomi iken biz yanan ışıkları günlerdir tartışıyoruz.

Kepenk kapatan esnaf, umudunu yaban ellerde arayan gençlik, yanan mutfağıyla baş etmeye çalışan anneler, evine ekmek götüremediği için bunalıma giren babalar, işsiz milyonlar varken ve çokken! Biz damadın somut önerilerle dolu orta, kısa uzun, vadeli ekonomi programlarıyla teselli buluyoruz.

Sahada kavga edip, çok sert tepki gösterdiğimiz, şiddetle kınayıp, kabul edilemez bulduğumuz komşularımızdan ithal ettiğimiz ürünlere gelince! Gel de şimdi ayıkla pirincin taşını, tadından parmak yedirten Tosya,  Osmancık, Edirne yöresi pirinçlerimiz varken ithal pirinci kaşıkla!

Lübnan’dan Libya’ya, Suriye’den Azerbaycan’a ateş hattında yaşayan ve egemen güçlerin baskı ve kışkırtmasıyla yeniden yapılan alan temizliğine, makas değişikliğine baka kal!

Bir yanda adrese teslim iş ilanları, diğer yanda elinde diploması kapı kapı iş arayan gençler, bir yanda mezunlarının işsiz olduğu ve fakat pıtrak gibi çoğalan üniversiteler karşısında dona kal!

Bir yanda asfalt, demir, çimento ve beton aşkımıza, diğer yanda betonlaşan şehirlere, ranta kurban edilen yeşil alanlara, bazılarına göre altın çağını yaşayan yargı ve sorun yaşamayan ekonomiye bakınca! Ekonomik sorun var mı diyenlere ben sorayım! Yok mu? Üretim ve tüketim düşmüş, katmerli yoksulluk katlanarak artmışken yanıtını aradığımız çok sorun varken kendi kendimizle konuşur olmadık mı?

Şimdi sorulara geçelim!

Yönetim tüm üniteleriyle; kültürel mirası, tarihsel dokuyu, çevreyi ve doğayı koruyor mu, kirlilikle mücadele ediliyor mu? Hukuk devleti, özgürlük, demokratikleşme, kadın hakları, yoksullukla mücadele, yoksulluğu yenme, sürdürülebilir kalkınma, ulaşım, iletişim gibi başlıklarda aramıza maskeli bir mesafe koymuyor mu? Ne münasebet derseniz o da sizin görüşünüz ve gerçeğiniz olsun…

Durmadan ekranlara çıkan akademik unvanları yücelerde olanları görünce insanın aklına bazen bu unvanların hiçbir önemi olmadığı gerçeği gelmiyor mu? Başını elindeki cep telefonundan kaldırmayan, soruyu değil de bildiğini anlatan, yönetime bağlılık mesajları vermeyi asla atlamayanları görünce geleceğimiz ve gençliğimiz adına derin ahlar çekilmiyor mu?

Diyeceğim; her şeye rağmen, talihli bir kuşağın çocuklarıydık. Çocuklarımıza talihsiz bir ülke bırakıyoruz. Kimseye bir şey söylemedim ama(!) önümüzde uzun ve hazin bir sonbahar daha var. İroni yoksunu ve yoksulu ülkemizde virüs bile siyasi davranarak, ulusal günlerde bulaşıyorsa söz bitmiş demektir…

Üzgünüm: Merhamet, dik duruş, samimi ve sahici anlatım denilince akla gelen ilk isim, insan, hayvan, çevre dostu Bekir Coşkun için duygu selleriyle yazdığım yazımı Cuma günü okuyacaksınız…