Keşke müdahalesiz ve mücadelesiz geçen, sorunları konuşmadığımız bir günümüz olsa! Keşke rüzgârımızı kesen, havamıza el koyan, yeşilimizi çok gören bir anlayış olmasa! Keşke kültür, sanatı ötelemeyen, önceleyen bir kültür sanat politikamız olsa!

Keşke meslek odalarını dışlamak için çeşitli yolları deneyerek ve de başarılı olarak ayrıştırma, bölme, parçalama olmasa! Keşke işlevsiz hale getirilen, güvence olmaktan çıkarılan ve toplumsal kaygıya neden olan kurumlarla daha fazla uğraşılmasa! Keşke incir çekirdeğini doldurmayan konulara abanıp, gerçek sorunlar göz ardı edilmese! Keşke neden olmuyor, niye olmuyor sorusuna kafa yorulsa ve akademik ve bilimsel teraziyle tartma yanı işin erbabına bırakılsa!

Keşke Azerbaycan’da masum halkın üstüne bombalar atılmasa! Sivil halk uykuda vurulmasa!  Bebek katilleri çocukları, masum bebeleri katletmese! BM; “endişeliyiz!”, AB; “Üzüntülüyüz!”  demek yerine olup biten karşısında daha fazla kör, sağır, dilsiz, sessiz kalmasa! Keşke haksızın sırtını sıvazlamak yerine, haklının hakkı teslim edilse!

Bunca “keşkeli sa’dan!” sonra şimdi biraz akıl yürütelim ve iyimser tahminlerde bulunalım! Çünkü buna mecburum, buna mecburuz! Yaşadıklarımız, duyduklarımız, okuduklarımız, gördüklerimiz, göreceklerimiz adına yorumlamaya, paylaşmaya, sorgulamaya mecburuz…

Nelson Mandela diyor ki; “Ben kaybetmem! Ya kazanırım, ya da öğrenirim.” Bunu duyunca aldı mı beni bir düşünce? Hay Allah! Kaybetmemek, kazanmak illa ki öğrenmek…

Bu sözden yola çıkıp, genel olarak bakınca her sorunun temeli, bedeli, faturası ve reçetesi vardır. Doğru! Yine bu sözü esas alınca, başlıkta geçen sözcüklerin eskiden geçerli olduğu, günümüzde günü kurtarmanın moda olduğu da doğru! Kaybetmek, kazanmak, bi yere kadar da öğrenmek mi? İşte ona kapılarımızı ne yazık ki kapattığımız da doğru…

Atılan her adımın, mutlaka hesaplı kitaplı bir nedeninin olduğu, ama biz sade vatandaşların bunu anlamakta zorlandığı da doğru! Yokluk, yoksulluk, çaresizlik, umutsuzluk gibi bunca sorun varken bizim tweetlerle uğraşıp, laf yetiştirenleri tenis maçı izler gibi izleyip zaman ve enerji harcayarak esas konulara odaklanamadığımız da doğru…

Tüm bu doğruları alt alta dizince; Her konuyu krize bağlayıp harlamak, ortamı germek, insanları bölmek, ülkeyi ayrıştırmak işimize geldiği için olabilir mi? Ya da başı çekenler için ödül verilse kim açık ara önde olup, birincilik kürsüsüne çıkar doğrusu merak ediyorum. Siz de merak ediyor olabilirsiniz! İçinde bulunduğumuz sonsuz dolambaca, can yakıcı sorunlara bakılırsa, buradan kolay çıkamayacağımız ayan beyan ortada. Uzatmayayım, biliyorsunuz zaten…

İşsizlik tavan, siftahsız esnaf, ürünü çürüyen çitçi perişanken, hırsızlık, soygun, cinayet, durmadan değer yitiren TL, didişme, hakaret, posta koyma tavanken, telefonu, bilgisayarı, televizyonu, interneti olmayan on binlerce ev varken, online eğitim bedava iken! EBA çöküyormuş, önemli mi? Değil. Okumazlar olur biter, zaten okuyup da ne olacaklar? Genç işsizliği ortada…

Açlık sınırı 2 bin 448 TL’ye dayanmış. Sorun mu? Değil tabii ki! Yaman ve müthiş bir çözümle(!) basarız yoksula makarnayı, atarız otobüsün üstünden çayı, alırız alkışı, verirler oyu. Sen sağ ben selamet. Kaldı ki biz kabile devleti miyiz erken seçim yapalım? Biz ki ABD’ye maske yollayarak hayat kurtarmış, vefalı bir müttefik olduğumuzu kanıtlamış, dünya âleme şefkat elimizi uzatmış alicenap bir milletiz. Halka maske dağıtamamış olsak da İBAN vererek dayanışma nasıl olurmuş göstermiş bir milletiz. Var mı ötesi?

Unutmayalım ki CB; “Müminin görevi varlıkta şımarmamak, yoklukta sabretmek olmalıdır” diyor. Anlayana mesaj son derece açık ve net! Madende göçük olur, adı fıtrattır, inşatta işçi düşerek ölür adı kaderdir, kadınlar öldürülür adı kadın kaşınmıştır ve yazgıdır. Sonuç olarak bu bir sınavdır, sabırla karşılanmalıdır, itiraz edilmemelidir, bu durumda yapılacak şey susmak, kadere boyun eğmek ve sorgulamamaktır, çünkü müminin görevi yoklukta sabretmektir. Nokta…