DİB ağız uçuklatan bütçesiyle; Başta İçişleri, Dışişleri, Kültür ve Turizm, Tarım Bakanlıkları olmak üzere pek çok bakanlığın bütçesini fersah fersah aşarken tabii ki şanımızı yürütmek adına dünyanın pek çok yerinde 103 cami yapımı için milyon dolarlar harcarız!

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Hanım; “Emeklilere maaşlarını ödüyoruz!” diye gururla açıklama yaparken; 13.1 milyon emeklinin hakkı olan ödeme için siyasilerin, ekonominin mimarlarının, paket açma ustalarının; “atara, gidere gerek yok,  bu en doğal görevinizdir!” demesini boşuna bekleriz!

Gerçek işsizlik oranı yüzde 31’e dayanmışken, işsizler ordusu 10 milyonu, umutsuzlar ordusu 5 milyonu aşmışken; Kabinenin damat bakanının; “Sanayi üretiminde OECD’de birinci, dünyada Singapur’dan sonra ikinciyiz!” sözlerini gözlerimizi açarak dinleriz!

Yayınlanmayan, doğrulanmayan açıklamalarıyla nam salan Sağlık Bakanlığı yetkililerinin; Milli Mücadele yıllarında tifüse karşı aşı geliştiren, dünya tıp literatürüne giren, kurtuluş savaşında bu aşıyı kullanan, Yunanistan’a, Suriye’ye, Irak’a serum, Çin’e aşı ihraç eden, o yıllarda Numune Hastaneleri açan, o koşullarda Heybeliada Sanatoryumunu kuran Refik Saydam’ın mezun olduğu GATA’nın geldiği yerden kendini sorumlu tutmasını  boşuna umut ederiz!

TÜİK’e göre 4.2 milyon, gerçek rakamlara göre 9.8 milyonu bulan işsiz sayısı karşısında kim ne yapıyor diye merakımızı sürdürürüz!

Ancak müjdeli haberler karşısında da sevinçten zil takıp oynarız! Neden mi? Şöyle ki; Katar ailesi ufaktan ufaktan ülkemizi mesken tutmaya başladı ya! Kanal İstanbul güzergâhında kapattıkları 44 dönüm araziden sonra Kraliyet Ailesi, Yalova’da 10 bin metrekarelik bir saray kompleksi inşa ediyor ya! İçinde yok yok olan, meclis odası, konaklama alanı ve 500 metrekare toplantı alanı bulunan bu saray yavrusuna hayırdır inşallah, ne iş diye sorarız! Yetinmez Katar Emiri El Tani bundan böyle resmi ve gayri resmi toplantılarını, alım satış işlerini Yalova’da mı yapacak diye de merak ederiz…

Konu konuyu açar, kitap kitabı yazdırır, söz uçar yazı kalır derler ya!

COVİD 19 başladığı günden beri 8’i profesör olmak üzere 50 doktor, 10 eczacı, 1 veteriner, 5 hemşire, 4 diş hekimi, 35 yardımcı sağlık personeli toplam 107 sağlık şehidi vermişiz. 40 bin sağlık çalışanının testi pozitif çıkmış. Sahada ve masada güçlü ülkemiz, her alanda destan yazmayı sürdürüyor demektir bu…

Üs üste gaflarla, durmadan yapılan hatalarla, hız kesmeyen iltimaslar, kayırmalar ve toz kondurmamalarla ağır aksak yol alırken yol kazaları normal de; sık sık ricat etmeleri, aniden geriye çekilmeleri, dört bir cepheden taarruza kalkışmaları, bazen ortadan toz olmaları, bazen ortalıkta görülmemeleri, bazen her yerde var olmaları nereye koyalım?

Ben yaptım oldu mantığıyla yol alırken; Güzellikleri görmezden gelmeyi, kavgayla, yalanla, talanla, ayrımcılıkla, baskıyla, ortamı germeyi, binlerce yıllık geçmişi yok sayarken cumhuriyet değerleriyle hesaplaşmayı, gündemi değiştirip, meydan okumayı ayrıca marifet saymayı nasıl açıklayalım?

Sonrası? Sonrası şu: Eskiden her şeyin bir adabı, bir geleneği vardı. Artık yok! O halde örneklere devam…

50 yaşındaki Edebiyat Öğretmeni Aziz Serin daha rahat internete bağlanmak için tırmandığı tepede kalp krizi geçirip hayatını kaybetti. Kahramanmaraş’ta 8 yaşındaki Çınar Mert çatıya çıkıp ayağı kayınca can verdi. Konya’da öğretmen çift Deniz ve Mustafa Bayram, 20 aylık bebekleri Kumsal’ı komşularına emanet ederek ders anlatırken, Kumsal bebek, balkondan düşerek öldü.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Şehriban Kıraç’ın haberine göre; 12 yaşındaki Hazal diyor ki; “Abla! EBA kim, ben bilmiyorum. Okulda yazı yazdığımız tahta mı?” 10 yaşındaki Abdullah diyor ki; “Bilgisayar televizyona mı benziyor?”

Hakkâri Yüksekova’da Mezrada telefon ve internet çekmediği için, çocuklar yörelerinin yüksekliğinin(!) hakkını verircesine 2 bin 500 metre yokuş tırmanıp zirvede ders takibi yapıyor, Kars’ın Kümbet köyünde internet çekmediği için çocuklar tepelere çıkıyor.

Önsöz ve son söz olarak demem o ki; Anlamakta gerçekten zorlanıyorum! Bu batı bizim neyimizi çekemiyor? Bi türlü çekmeyen internetimizi mi? Oturtamadığımız demokrasimizi mi? Durmadan tartıştığımız yargımızı mı? Sık sık değişen yasalarımızı mı? Artan zamları mı? İnmeyen enflasyonu mu? Açıklasalar da öğrenip rahatlasak!