Tıptan sesler yerine! COVİD-19 fay hattının tam ortasında duran sağlık ordusunun seslenişleri, yalnız bırakılan ve hedef gösterilen Türk Tabipler Birliği’nin haklı sitemleri, “Biz buradayız, siz olmayın!” diye haykıran hekimlerin serzenişleri mi demeliydim?

Olağanüstü günler yaşıyoruz. Ezberimiz bozuldu, alışkanlıklarımız değişti. Endişe, umutsuzluk, tükenmişlik arasında gidip geliyoruz. Özetle hoyrat, zorlayan, acımasız, zalim bir dönemden geçiyoruz da! Da’sı şu;

Bir yanda bana bir şey olmaz deyip ergen cesaretiyle öne atılan evlad-ı vatanlar. Diğer yanda maskesi kolunda, mesafesi umurunda bile olmayan ve itina ile zarar vermeye çalışarak işi kadere bağlayanlar! Bir yanda “atın ölümü arpadan olsun!” pervasızlığıyla ortaya atılanlar, bir yanda maskesini çenesinin altına indirip sigarasını içenler, düğünlerde, kınalarda halay başı çekenler…

Bir yanda hepsi alkışlanacak başarılara imza atmış, umut vaat eden çalışmalara alın teri akıtmış, gecesini gündüzüne katmış bilim insanları, doktorlar, sağlık çalışanları! Bir yanda TTB, TMMOB, TBB gibi kuruluşlara karşı çıkmalar, üyelerine hakaret yağdırmalar, bölme girişimleri, değer ve önemlerini görmemek için ısrar etmeler!

Bir yanda Türk Tabipler Birliği’ni hedef alan sözler karşısında hastanesi olan sağlık bakanının suskunluğu! Bir yanda pek çok engele, soruna, yükümlülüğe rağmen yolundan dönmeyenler! Bir yanda kaygılanmak için yeterli neden olmasına rağmen umuda, hayal kurmaya ihtiyaç duyanlar! Her yanda şahlanan ve uçan ekonomiye ayak uydurmaya çalışanlar!

Gelelim diğer noktalara…

Hariçten gazel okunuyor sanılmasın! Bir hekim eşi olarak, sağlık kurumlarına eğitim veren bir uzman olarak, yaşımın ve koşulların neden olduğu sağlık sorunlarıyla cebelleşirken sağlık kurumlarına koşan biri olarak bu konuyu yazmak kaçınılmaz oldu…

Yaşıtlarının emeklilik hesapları yaptığı dönemde hayata yeni başlayan, emeğiyle ekmeğini kazanırken boy hedefi olan, ellerinin altından kayıp giden yaşamlara tanıklık ederken kendi canını hiçe sayan sağlık ordusunun sorunlarını ve çektiklerini görmezden gelenlere sormak gerekir? Bu gemi nereye gidiyor? Ya da siz nereden bakıyorsunuz?

Bilginin, birikimin, harcanan çabanın, sonsuz emeğin, geçen yılların, girilen sınavların, yaşanan sorunların, yaşam boyu süren öğrenmenin hiçe sayılması neden? Ya da gece gündüz; “yaşayalım, yaşatalım” diye adeta yakaran hekimlerin meslek örgütüne; “TTB korona kadar tehlikelidir, tehdit saçmaktadır, atık madde gibidir.” Demek niye? Bu soruyu sormakta fayda var. Ben bu işi kavrayamadım, tahmin etmekte zor…

Sözü şuraya getirmek istiyorum…

Önemli olan hayatı anlamlı kılmak, haklı ve yetkili olmanın büyüsüne kapılmamak, öğrenmek, öğretmek, uzun ince bir yolda bazen yürümek bazen durmak değil midir?

Devletin resmi verilerine göre 111 Tıp Fakültesi var, 80’i devlet, 31’i vakıf. Ne acıdır ki bazılarında hoca yok. Ağrı, Kırklareli, Malatya, Bandırma’da açılan Tıp Fakülteleri; “Ben açtım oldu!” mantığının ülkeyi ve tıp eğitimini getirdiği yerdir.

Not: Acımasız bir yazar değilim ama zamana ve yaşananlara bakınca, gerçekleri tüm çıplaklığıyla görünce ne yazık ki kalem de kelam da ister istemez sertleşiyor, sivrileşiyor...

Genç Cumhuriyetin temel taşına adını kazıyan, halkı aydınlatmanın yönetmekten çok daha zor olduğunu bilen ve fakat zoru seçen Büyük Atatürk diyor ki; “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.”

Murat Yılmaz diyor ki; “Hastalar yağmur gibi yağıyor, ama sağlık çalışanları yaprak gibi dökülüyor. Bu hastalığın yaşlısı- genci kalmadı.” Hayat kurtarmak yaşamın en anlamlı anı iken, savaşlarda bile hastaneler, bakımevleri bombalanmazken, bu söylenenler karşısında yaşanan suskunluk Sonbaharın mı, Eylül’ün mü, yoksa Kışın mı habercisi? Çözemedim…

Noktayı Alman Patoloji Bilgini Rudolf Virchow koysun: “Hekim zor durumdakilerin olağan avukatıdır.” Bu bile yetmezse, “geçmiş ola!” deyip susarız!