Azda olsa dertsiz tasasız, mutlu mesut, memnun kaygısız kendi halimizde yaşarken 19’luk Covid hayatımızdan 91 yıl çaldı ya!

Yazılıp çizilenlerden yola çıkarak, çok azı açıklansa da hasta ve ölüm sayılarına bakarak; Artık her çalan telefonla, vücudumuzdaki her belirtiyle nabzımız yükseliyor, tansiyonumuz çıkıyor, sinirlerimiz tel gibi geriliyor, yüreklerimiz ağzımıza gelip, gerginlik tavan yapıyor ya! Tanış ya da değil, her ölüm karşısında ‘keşke’lerle, “ama’lar arasında gidip geliyoruz. Covid’den değilse bile Covid yüzünden hayatını kaybedenleri duyunca nevrimiz dönüyor, gözümüz kararıyor ya! Bazen içimizde açılan kocaman boşlukların yarattığı sorulara yanıt arayıp bulamayız ya! İşte öyle bir şey…

COVİD-19 endişelerimizi artırırken, yaşattıklarıyla hüzünlere boğarken, belirsizlik sonucunda umutsuzluk ve karanlıkları çoğaltırken en çok da planları, projeleri, buluşmaları, beklentileri, heyecanları, mutlulukları erteletti. Örneğin ders verdiğim okulda yazarlık sınıfıyla planladığımız Eskişehir gezisi suya düştü. Kanada’da vereceğim konferans iptal oldu. Okullar kapanınca dersler yarım kaldı, online eğitim bana uymadı. Özetle demem o ki, virüs çok şeye, çok cana, çok hayale mal oldu…

Doğrusu! Bu lanet olası virüs her şeyi değiştirdi. Alışkanlıkları, dostlukları, hayalleri, programları, verilen sözleri, atılacak adımları, gidilecek yerleri vb. Düşünüyorum da; “yeni bir hayata başlamanın en iyi yolu unutmaktır” sözü ilk kez önemini yitirdi. Neyi, nasıl unutacağız ki?

Okuldan, memleketten, çalıştığım kurumlardan, mahalleden heyecanlı, dinamik, neşeli, coşkulu, girişken, yerinde duramayan, sağlıklı dostlarım vardı. Sık sık telefonlaşıp görüşürdük. Şimdi bakıyorum onlar gitmiş, yerlerine durağan, umutsuz, hayattan elini eteğini çekmiş, mutsuz, huysuz, sinirli, konuşmak istemeyen, tartışmaya hazır birileri gelmiş. Sen neymişsin be virüs!

“İyilik, sağlık, kahkaha, dostlarla birliktelik benden o kadar uzak ki!” “Hasretin ne olduğunu aylardır torunlarımı göremeyince daha çok anladım.” “İşin sonunun gelmeyeceğini düşünüyorum, bu virüs dünyanın hem sorunu hem de sonu gibi.” “Bıkkın, mutsuz en önemlisi de umutsuzum.” diyenlerin sayısı o kadar çok artmış ki! Sen nelere el atmışsın be Covid!

Bu koşullarda dünya artık eskisi gibi olmayacak, dostluklar daha zor kurulacak, maske, mesafe bizi hiç terk etmeyecek, normal yaşama geç döneceğiz. Bunları kaçıncı kez ve neden yazdım bilmiyorum! Ortam yüzünden olabilir mi diyerek, içinizi daha fazla karartmamak adına başka başlık açıyorum!

Elde var üç konu! Daha doğrusu elde var hazin gerçekler ve hüzün…

Bir yandan küçülürken, bir yandan güvenilirliğimizi yitirirken, bir yandan ekonomik göstergeler dibe vururken, rakamlar çok kötü iken, bir yandan TL değer kaybederken, bir yandan çalışan sayımız azalırken, bir yandan gıda harcamaları yurttaşın belini bükerken, her yandan yoksullaşırken başka hiç bir derdi, sorunu yokmuş gibi bizi dünyanın kıskanmasına ne dersiniz? Ben iyiymiş derim…

Kurdaki dalgalanma, sanayideki daralma, dış ticaret açığı ve salgının yarattığı tablo ürkütücü iken, borsa çakılmış, dış borç 2.7 milyar dolar olmuş, işsizlik alıp başını gitmiş, çarşı pazara göre halk yoksullaşırken, yönetime ve ilgili bakana göre ülke zenginleşmiş. İyi mi? Bravo derim…

Kişi başına düşen milli gelir gerilemiş, fakir fukara, garip gureba geçim sıkıntısı içinde ne yapacağını bilemez hale gelmiş, damat bakan gözlerini binlerce kez açıp kapayarak noktayı koymuş; “Türkiye ekonomisinin temelleri sağlam, dinamikleri kuvvetlidir.” İlahi sayın bakan! Başta siz olunca aksi mümkün mü diye alkışlarım…

Gözünüzden kaçmamıştır. Ülke içinde son zamanlarda örneklerine sık sık tanık olduğumuz yeni bir uygulama biçimi gelişti. Sokak adaleti alıp başını gitti. Moral mi, ceza mı, “ben yaptım oldu, ben istersem olur” gibisinden uygulamalar başladı…

Ülke dışında ise gerilimden beslenmeyi, parmak sallamayı, diplomasiden uzak klişe deyimlerle asıp kesmeyi adet haline getirdiğimiz için dünyada da, çevremizde de dostumuz kalmadı, dünya liderliğine oynarken, dünyayı kıskandıran başarılara ve buluşlara imza atarken hem AB’den dışlandık, hem de yalnız kaldık. Yani A.Davutoğlu’nun “değerli yalnızlık” sözü hayalken gerçek oldu.

Şimdi bir daha düşünelim! Ne yapmalı? Nasıl adımlar atmalı? Hangi yolu izlemeli? Olup biteni nasıl değerlendirmeli? Nasıl bir ders çıkarmalı Bizim en çok neye ihtiyacımız var?

Sanırım karanlığı görenlere, karanlıkta görenlere, aydınlık için en önde savaşım verenlere kulak versek yeterli olur. Sizce?