Bazı kayıtlara göre 1 Eylül, birkaç kaynağa göre 2 Eylül, BM’ye göre 21 Eylül olan Dünya Barış Günü 1 Eylül’ü esas alanlar için dündü. Savaş tehditleri arasında ve silahların gölgesinde de olsa kutlu olsun…

Lafı hiç dolandırmadan baştan ve peşinen söylemeliyim ki; Savaşların yoğun, barış dilinden yoksun olduğumuz günümüzde, hesaplı hesapsız adımlarla amacından uzaklaştırılan ve dumanı hep tüten bu kavramı bir köşe yazısının sınırlarına sığdırma becerisi gösterecek kadar yetenekli biri değilim.  Sabrınızı zorlamak da istemem…

O nedenle konuyu “geçmiş- gelecek- bugün” bağlantısı kurarak dilimin döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Büyük Atatürk’ün; “Yurtta barış, dünyada barış” sözünü, son yıllarda “yurtta kavga, dünyada kavga! Ve değerli yalnızlığa” dönüştüren bir ülkenin ferdi olarak; keşke barış konusunda daha atak, daha sorumlu, daha kararlı olsaydık, gerilimden beslenmeseydik diye düşünerek

“Yurtta sulh, dünyada sulh” diyen bir liderin öğretisinden yola çıkarak…

Geçmişimiz Atatürk, geleceğimiz onun ilkeleri olursa düzlüğe çıkarız diyerek…

Savaşı çok seven, savaşa zemin hazırlamaya özel önem veren, buna ciddi çaba harcayan ABD’nin Büyük Atatürk için; “O, savaşlardan barış çıkaran eşsiz bir liderdir” sözünü hatırlatarak

Hayatı savaş meydanlarında geçen, ömrünü cephelerde geçiren Büyük Komutan Atatürk’ün: “Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir” sözünü de hiç unutmayarak…

Bilgi notu: Dünya Barış Günü konusunda farklı tarihler var. Bazı ülkeler Almanya’nın 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya savaşını başlattığı 1 Eylül’ü dünya barış günü ilan ettiler. Ülkemizde de bazı kurumlar bu tarihi benimser ve anma etkinlikleri düzenlerler. BM genel kurulunun kabul ettiği tarih ise 21 Eylül’dür. Her yıl o tarihte BM merkezinde barış çanı çalınır. Çanın ilginç ve duygusal öyküsü şudur: Bu çan Japonya tarafından dünyanın tüm kıtalarındaki çocukların bağışladıkları bozuk paralarla üretilmiş ve üzerine de “çok yaşa mutlak barış!” sözü kazınmıştır. Bu zorunlu açıklamadan sonra gelelim sözün özüne!

Savaşlardan çok çekmiş, hala da başı dertte olan bir ulusun bireyi olarak; Keşke coğrafyamızda hiç kan ve gözyaşı olmasaydı. Savaşlardan medet uman, barışı önemsemeyen, bu konuda sınır tanımayan, kuralları takmayan, savaşlara doymayanların yoğun olduğu dünyamızda! BARIŞ kavramına mecbur, muhtaç ve mahkûm olduğumuzu unutmamak için bazı çığlıkları herkes duysaydı…

Düşünüyorum! Savaşta ölmüş bir baba! Bıçaklanan bir genç! Yıkılmış bir ülke! Biten umutlar! Ortada kalan aileler! Annesiyle aynı tabuta konan bebeğin ağzındaki emzik! Tankların önündeki çocuklarını kaçırmaya çalışan babanın çaresizliği! Çocuklarını rasgele savrulan kurşunlardan korumak için bağrına basan annenin yüzündeki korku! Kırık dökük hastane odasındaki hasta yataklarında korkudan büyümüş gözlerle tek bir noktaya bakan çocuklar! Hayatlarına ve dramlarına ortak olduğumuz insanların savaş sonrası görüntüleri! Çocuklukları yok edilen, hayatları çalınan, düşleri- sevinçleri- umutları- kahkahaları silinen insanların delip geçen bakışları!

Ey dünyayı yönetenler! Bu görüntülere duyarsız kalabilir misiniz? Bu sesleri, bu çığlıkları, bu feryatları duymazdan, görmezden gelebilir misiniz? Savaş çığlıklarına, savaş pazarlıklarına arka çıkanlar bu görüntülere gözlerinizi kaçırmadan bakabilir misiniz? İnsanları açlığa, yokluğa, yoksulluğa teslim edenler, emeği ve onuru çiğnenmiş insanları teselli edebilir misiniz? Gidecek yerleri olmayan, gidecek halleri olmayan bu insanlara bakarken gözyaşlarınızı tutabilir misiniz? Herkese düşen, hepimize düşen dünyanın neresinde olursa olsun bu kanı, bu vahşeti lanetlemek, durdurmak olmalı değil mi?

Dünya barış gününde savaşı yazmak! Kulaklara ters ve yanlış gelse de; Savaşlardan medet uman ülkelerin listesinin çok kabarık olduğu gerçeğinden yola çıkınca; konunun önemi adına bu bağlantıyı kurmaya mecburuz! Tam da burada aklıma geldi paylaşmadan geçemem! İsrail’de yaşayan ABD’li bir gazeteci, her sabah işine gelip giderken Kudüs’teki ağlama duvarının önünde dua eden bir adam görürmüş. Bir gün dayanamayıp şöyle demiş; “sizi her gün burada dua ederken görüyorum.” Adam, “evet, 30 yıldır barış için dua ediyorum” demiş. ABD’li gazeteci sormuş; “30 yıl ha! Nasıl bir duygu var içinizde?” Adam yanıtlamış; “duvara konuşuyormuşum gibi.” (Toplumsal, bölgesel, evrensel ilişkilerdeki bozulma, çürüme, yozlaşma, barıştan uzaklaşıp savaşı kışkırtmaya yönelik çabaları görünce bu özel örneği paylaşmadan geçemedim.)

Yine düşünüyorum da! Durup oturup, ya da başları sıkıştığında “coğrafya kaderdir” derler ya! Şimdi sözü evirip çevirerek; Coğrafyadan çok yönetim kalitesi kaderdir, siyaset tarzı kaderdir mi desek? Yetinmeyip keşke barış dili kader olsa mı desek bilemedim. Bildiğim o ki! Barışa değer veren herkes gibi ve herkes kadar; bu kavramı yaşamın her anına ve her alanına sokmak zorundayız. Victor Hugo; “Barış bir gülümsemeyle başlar, maliyeti yoktur” diyor. Spinoza: “Barış, savaştan her zaman daha iyidir. Çünkü barışta oğullar babalarını, savaşta babalar oğullarını gömerler” diye ilave ediyor. Abraham Maslow; “Sahip olduğunuz tek araç şayet bir çekiçse, bir süre sonra her şeyi çivi olarak görmeye başlarsınız” diye uyarıyor…

Üniversite yıllarımın derin iz bırakan hocalarından Ionna Kuçuradi, Yannis Ritsos’dan çevirdiği Barış adlı şiirinde; “Çocuğun gördüğü düştür barış/ Akşamüstü eve dönen babadır barış/ Dünyanın masasındaki ekmektir barış/ Bir annenin gülümsemesidir barış” dizeleriyle dikkat çekiyor…

Özetle: Keşke Barış Kaf Dağı’nın arkasında olmasa! Barış dili her yere hâkim ve her yerde egemen olsa! Nice dostluklara, nice düşmanlıklara tanık olan topraklarda; Üşüten, acıtan, dürten, isyan ettiren olaylar hiç olmasa! Dünya ne güzel olurdu…