Abraham Lincoln; “Son tahlilde önemli olan yaşamımızdaki yıllar değil, yıllarımızdaki yaşamdır” der. ABD’den İngiltere’ye, Arjantin’den Brezilya’ya, Meksika’dan İtalya’ya, Tunus’tan İran’a, Suriye’den Lübnan’a gidip gördüğüm yerleri, yaptığım söyleşileri, dinlediğim öyküleri, o öykülerin kahramanlarını yazılara, konuşmalara ve kitaplara aktarırken bu sözün bana eşlik ettiğini hiç unutmadım…

Örneğin Suriye’de Halepli şoför Şehmuz’un Türkiye’den geldiğimi duyunca “Mustafa Kemal” diye seslenmesi üzerine “O’nu tanıyor musun?” soruma verdiği; “Nasıl tanımam, canımdır o benim!” sözünü duyduğumda attığım çığlığı unutmadım…

Tunus’ta girdiğim hediyelik eşya dükkânında İstanbul’dan geldiğimi duyan satıcının kapıya davet ederek eliyle işaret ettiği duvarda asılı “Mustafa Kemal Atatürk Caddesi” tabelasını gördüğümde yaşadığım gurura kattığım gözyaşlarımı unutmadım…

Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de konuşmamın bitiminde salondan bulunan kadın doktorun; “Sizin koskoca cumhuriyetiniz var. Arayışa ne lüzum var? Men Atatürk’ün önünde baş eğirem!” sözündeki içtenliği unutmadım…

Bu zorunlu bilgilendirme(!) ve gerekli göndermelerden sonra şimdi Beyrut’un sokaklarında ve kitabımın sayfalarında dolaşma zamanıdır…

Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta tonlarca amonyum nitrat patlayınca! Bu facia Hiroşima ve Nagazaki saldırısıyla özdeşleştirilip, 11 Eylül’le eşdeğer tutulunca! Yüzlerce insan hayatını kaybedip, 5 bin kişi yaralanıp, binlerce ev ve işyeri kullanılamaz hale gelince! Caddelerin enkaz dolduğu, 300 bin kişinin evsiz, 500 bin kişinin işsiz kalması üzerine Beyrut Valisi Mervan Abbud’un ağlayarak yaptığı; “hasar milyarlarca dolar” şeklindeki açıklamasını duyunca! Hele de Beyrut’ta yaşayan arkadaşım Muna ile sık sık konuşunca! Belleğime kaydettiğim görüntüleri, unutamadıklarımı paylaşmalıyım diye diye düşündüm…

İç savaş yüzünden Lübnan’a sığınan 1.5 milyon Suriyelinin ekonomi üzerindeki baskısı, COVİD-19’un yarattığı belirsizlik, dur durak bilmeyen elektrik kısıntıları, bir türlü rayına oturmayan siyasi atmosfer ve nihayet tuz biber ekercesine Ortadoğu’nun incisinde yaşanan patlama bölgeye ait anılarımı depreştirince bir şeyler yazmalıyım dedim…

Gerek “Celile” adlı romanımı yazarken, gerek 4 kıtadan 40 kadın öyküsünü anlattığım “Gitme Dönmezsin Dedi Annem” adlı kitabımı hazırlarken defalarca gittiğim Lübnan ve Beyrut’un iç dünyamda ve kitaplarımda çok özel bir yeri olduğunu hatırladım...

Özelikle de Celile adlı romanımın kahramanı Celile Hanımın Suriye ve Beyrut’taki izlerini sürerken okuduğu okullarda kendi öğrencilik yıllarımı soluduğumu, nice dostlukların başladığı, saklandığı, ya da bittiği sınıfları dolaşırken tarifsiz duygularla dolduğumu unutmadım. Haksız bir veda ile erkenin erkeni gidişleriyle aramızdan ayrılan okul ve sınıf arkadaşlarımı andığımı, dünyanın her yerinde tüm okulların birbirine benzediğini düşünüp gerilere daldığımı unutamadım…

Louvre müzesi küratörlerinden Fransız Arkeolog Parrout’un; “Dünyada herkesin iki anavatanı vardır, Biri kendi vatanı, diğeri Suriye!” sözünü sık sık anımsarken; yerinde yeller esen Suriye ve zor toparlanacak olan Beyrut’u düşündüm. Hoşgörüsüne sığınarak Fransız arkeoloğa, ‘Kaldırın Suriye’yi! Koyun yerine kendi vatanınızı! Anlam değişir mi?’ diye sormak istedim…

Beyrut kuyu demekmiş…

Lübnan’ın başkenti Beyrut’un sözcük anlamının “kuyu” olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım. Bu nasıl bir kuyu idi ki en az üç dili konuşan kozmopolit bir halkı, nargilenin her saat fokurdadığı canlı bir yaşamı, gece hayatının ışıklarının hiç sönmediği bir eğlence anlayışı vardı. Ortadoğu’nun incisi, ya da Ortadoğu’nun Paris’i denilen kentte kadınlar çok şık, marka satan lüks modaevleri ve mağazalar çok yaygındı. Bölgenin Avrupai yüzü olan Lübnan’ın, gelenleri aç bırakmayan çok iştah açıcı, besleyici, baştan çıkarıcı bir mutfağı vardı. Bir meze cenneti sayılan ve Ege, Akdeniz, Arap mutfağının birleşimi olarak bilinen yemeklerinde Ege’nin otları ve zeytinyağı, Arapların sunumu, güneyin bulguru ve acısı iç içe geçmiş gibiydi.

Ola ki bir gün yolunuz oralara düşerse, Beyrut ayağa kakarsa meze değil, ana yemek yerine Falafel, Babagannuş, Tabule, Fattoush ve Zahter salatası yiyin, başka bir şey yemeyecek ve o lezzetleri asla unutamayacak ve bana hak vereceksiniz!

Beyrut’un İstanbul’u aratmayan trafiğinde ve o karmaşa içinde ömür tüketen ve çok yüksek sesle müzik dinleyen taksilerle pek çok yere gittim. Lübnan ve Ortadoğu tarihini öğreten ve çok eski yıllarda kurulmuş olan Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin binasını çok etkileyici buldum. Suikast sonucu öldürülen eski başbakan Refik Hariri’nin anıt mezarının bulunduğu meydanın çok bakımlı olması ve mezarın üstünde her gün yenilenen taze çiçeklerin çokluğu ve renkleri dikkatimi çekti. Üniversitede görüştüğüm öğrencilerin; “toplum ve din bize annelik dayatıyor, biz ise önce eğitim, sonra aşk temelli bir evlilik, sonrada annelik diyoruz” şeklinde konuşmalarını kayda değer buldum…

UNESCO Dünya Mirasları Listesinde yer alan Byblos, dünyanın en eski yerleşim yeri ve Latin alfabesinin doğum yeri olarak biliniyor. Taş evleri, eski çarşısı, kafe ve restoranlarıyla turistlerin tercih ettiği mekânların başında geliyor. Ava Gardner’den Paul Anka’ya, Marlon Brando’dan Kim Novak’a, Jacques Chirac’tan Rockefeller’e pek çok sanat ve siyaset adamının ağırlandığı “Pepe’s Fishing Club Museum Restaurant” yörenin incisi sayılıyor. Ezan ve çan seslerinin bir arada dinlendiği Beyrut’ta, Müslüman, Dürzi, Maruni, Ermeni ve Hıristiyanlar bir arada yaşıyor. Lübnan halkı hem Türk mallarını, hem de Türk dizilerini çok seviyor.

Beyrut’taki Suriye! “En iyisi Şam’da Ölmekti”

Beyrut’un arka sokaklarında dolaşırken, çocuklarının ellerinden sıkıca tutan, ürkek bakışları, tedirgin tavırları, hayli yıpranmış giysileriyle, Lübnanlı hemcinslerinden farklı olan kadınlarla konuşurken, içlerinden birinin;  “En iyisi Şam’da ölmekti. Savaş hem ailelerimizi, hem hayallerimizi, hem geleceğimizi elimizden aldı.  Büyük umutlarla, çok beğenerek aldığımız evlilik yüzüklerimiz şimdi kimin parmağında acaba?” diyen ve gözleri kan çanağına dönen kadının sözlerini unutamadım…

Yıllardır süren iç savaşların yıprattığı, silahların susup savaşın bitmediği, sokak çatışmalarının hep devam ettiği bu topraklarda günlük yaşamın doğal bir parçası haline gelen savaş dilini ve evlerin pek çoğunun duvarlarında hala duran kurşun izlerini hiç unutmadım…

Nereye giderlerse gitsinler, hangi ülkede yaşamayı seçerlerse seçsinler Beyrut’ta tanıştığım, konuştuğum pek çok kişinin gözünde ve yüzünde memleketin ne demek olduğunu, hasretin nelere yol açtığını, sese ve söze yansıyan özlemin ne anlama geldiğini hissettirenlerin varlığını ve çokluğunu unutmadım…

Yalın bir sessizlikle başını öne eğenleri, mumyalanmış gibi hareketsiz kalanları, geçmişini ve yaşadığı yerleri anlatırken birden coşkuyla ayağa fırlayanları, doğup büyüdükleri toprakları terk ettikten sonra; “uzun süre gülmeyi ve gülümsemeyi unuttuk” diyen kadınları unutamadım…

Bitmeyen sıkıntıların yaşandığı bu topraklarda; başı açık ya da kapalı olan kadınların gözlerine her koşulda çektikleri sürmelerin onlara çok yakıştığını gördüm. Ders verecek ölçüde vefa ve insanlık örneklerine, insan doğallığını içtenlikle yansıtan davranışlarına tanık oldum. Sonuç olarak kendi içlerine kapanmış, yazgısını kabullenmiş, kırgınlıklarını da, mutluluklarını da sessizce kabullenmiş Beyrutlu kadınları unutamadım…

Yine dili ve duruşu yalın ve şiirsel olan, sessiz sedasız yaşayıp giden, derdi hiç sorulmayan ama derin öyküleri olan kadınları dinlerken; “Mutluluk insanın insanla buluşması değilse nedir? Ya da acıların hafiflemesi için ne yapmak gerekir?” Şeklinde sorular sordum ancak yanıt alamadım…

Beyrut’un Nişantaşı ya da Bağdat Caddesi sayılan Hamra’da dolaşırken girdiğim çanta satan dükkânda aradığım modeli bulamayınca çok ilgilenen mağaza sahibine; “Söz veriyorum, seneye gelince alacağım, benim için ayırın!” dedim. Aklım kala kala suratımı asarak dükkândan çıktım. Aradan üç beş ay geçti arkadaşım Muna İstanbul’a geldi, buluştuk ve bana bir paket uzattı. Açtım içinden beğendiğim ama bulamadığım siyah çanta çıkmaz mı? Muna’ya teşekkür için ayağa fırladığımda; “Bu çantayı sana Bay Adis yolladı, çok ısrar etmeme rağmen para da almadı” dedi. Sevinmekle duygulanmak arası gidip gelirken, Bay Adis’in bu zarif, centilmen ve cömert jestini unutamadım…

Çok renkli, çok ışıklı gece kulüplerinde izlediğim, dinlediğim batı cazibesiyle, doğu kültürünü harmanlamış Lübnanlı sanatçıların buğulu seslerini, sahnesi çok güçlü, sadece sesiyle değil elleriyle saçlarıyla gözleriyle bedeniyle konuşan, okuyan başta Lübnan’ın Edith Piaff’ı sayılan Feyruz’u unutamadım…

Şehrim söndürdü ışıklarını…

Mardinli bir baba ve Lübnanlı bir annenin kızı olarak 1935 yılında doğan, asıl adı Noubad Haddad olan, “turkuaz” anlamına gelen Feyruz adını kullanan şarkıcının; “Beyrut’a!” adlı iç acıtan parçasında geçen; “O ateş ve duman tadında şimdi/ Şehrim söndürdü ışıklarını/ Kapattı kapılarını/ Ve gökyüzünde yalnız kaldı geceyle beraber.” Sözlerini son derece güncel buldum. İnsanın içine işleyen ses ve yorumuyla gönül tellerini sızlatan bu parçayı dinlerken sık sık iç çektiğimi unutamadım…

Yine güzelliği ve sesiyle dikkatleri çeken BM iyi niyet elçisi Lübnanlı soprano Majida El Roumi’nin; “Ya Lübnan!” adlı parçayı seslendirirken sergilediği performansı unutamadım…

Özetle demem o ki; Evlerinde ağırlandığım, güzel dostluklar kazandığım, sokaklarında ayak izlerimi bıraktığım, insan sıcaklığını çok içten tattığım, gördüğüm ilgi ve sevecenlik beni terk etmeyecek şekilde içime yerleşince duygusal olarak uzun süre geri gelemediğim o toprakların başına gelenleri duyunca!  Üç kuşak Beyrut- Amerikan Üniversitesi mezunu arkadaşlarımı, özellikle de Muna, İsam ve Behçet’i yoğun duygularla selamlamak istedim…