Siyaset mevsim normallerinin üstünde seyrediyor, Sağlık Bakanı yeni normale geçişin erken olduğunu savunuyor, herkesin gerçeği kendini ilgilendirirken, “işim yokken duygusal çöküntüm benim tek gerçeğimdir” diyen 25-29 yaş arası genç nüfusun yüzde 40’ı ailesine muhtaç olarak yaşıyor…

Gerçek işsiz sayısı 10.5 milyonu bulmuşken, genç işsiz sayısı 4 milyona dayanmışken, her 3 kişiden biri iş arıyorken, ülkemizdeki işsiz sayısı 109 ülkenin nüfusunu geçiyorken, Türk Lirası yüzde 60 değer kaybetmişken, uçuşa geçen ekonomi alev almışken sosyal medya damada övgüler yağdırıyor.

Ülkedeki hukuksuzluklara ilişkin 132 hukuk fakültesinden tek bir ses çıkmazken, CB buzdolabı satışlarını “gelişmişlik” göstergesi sayıyor, kaymakamlar millet kıraathanelerini “atılım projesi” olarak görüyor, rektörler eşlerini “adrese teslim, eşe özel!” iş ilanı ile fakültelerine genel sekreter olarak atıyor!

Bir yanda parti kuranlarla, diğer yanda evine dön diyenlerle, beri yanda partisinden ayrılanlara ayar verenlerle, öbür yanda laf çakanlarla, bir başka yanda laf yetiştirenlerle siyasi ortam ısınırken ülkemizde her şey dört dörtlük olduğu için TBMM 64 günlük tatile giriyor…

Adalet sisteminin toplumda yarattığı güvensizlik duygusu, siyasilerin kaşıdığı kutuplaştırma siyaseti, sayılan ve sayılamayan nedenlerin insanları mutsuzluğa, umutsuzluğa ve çaresizliğe itmesi sıklıkla yinelenmesi gereken konular olunca başlığa zıt iki kavramı çekmek uygun düşüyor…

Her konuyu da ele, sele, yele yüklemeden, açılamayacak kapıları bile tatlı dilin açabileceğini unutmadan, insanlığa her şeyi sil baştan öğreten ve sıkı bir ders veren COVİD- 19’u hafife almadan; rehavet ve cesaret arasında gidip gelmenin bize nelere mal olduğunu örneklemek bir kez daha şart oluyor…

Tasarruf ve tahayyül edemediğimiz bir virüs hayatımızı etkiledi doğru! Peki, bundan önce başlayan ve artarak süren diplomalı işsizliğe ne demeli? Hukuk fakültesini bitirenlerin yüzde 40’ı, öğretmenlerin yüzde 56’sı, işletme mezunlarının yüzde 66’sı asgari ücretle bile iş bulamıyorsa, “okul bitince işim olacak” diyen gençlerin hayalleri suya düşüyorsa ona ne demeli? Buna verecek yanıtım ne yazık ki yok!

Üstelik bu durum ekonomisi muazzam bir atak içinde olan, tüm dünyanın Türkiye’de yatırım yapabilmek için yarıştığı, yine dünyanın süper güçlerinin bu başarı karşısında kıskançlık krizleri geçirdiği bir dönemde yaşanıyor!

Şimdi gel de; 1923 yılında kazanılan büyük zaferin ardından bin bir emekle kurulan ve emin adımlarla; aydınlığa, çağdaşlığa, gelişmişliğe doğru sonsuz bir yolculuğa çıkan Atatürk Türkiye’sini arama, anma özleme…

Şimdi gel de; Onca askeri, siyasi, diplomatik başarıyı hele de o koşullarda 57 yıla sığdıran Koca Gazi’yi anma, arama, alkışlama…

Sırada Nijerya var…

Tam da burada özel bir örnek olduğu için ayrı bir yere koymak istediğim bir konu var. Işık Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektrik ve Elektronik Bölümünü 4 üzerinden 3.98 ortalamayla ve “Yüksek Onur Derecesi” ve “Üniversite Birincisi” olarak bitiren 20 yaşındaki Nijeryalı öğrenci Faısal Adamu Hamman diyor ki; “Üniversite biniciliğinden daha önemli bir kazanımla Atatürk’ü tanıyarak okulumu bitirdim. İlk geldiğimde fotoğraflarını görürdüm, tanımazdım, okudum araştırdım. O, vatanını emperyalistlere karşı savunan, işgale karşı çıkan, hayatını ülkesine adamış, zeki bir komutan ve ülkesine âşık gerçek bir vatansever ve bir devrimci. Dolmabahçe’de yatağını ziyaret etmek bile benim için çok büyük bir onur. Atatürk gibi özgürlük savaşçısı bir devrimciyi tanımak yüksek onur derecesinden çok daha yüksek bir onur, artık Atatürk’ün ülkesi benim ikinci vatanım.”

Şimdi gel de Nelson Mandela’nın; “Ben kaybetmem. Ya kazanırım, ya da öğrenirim” sözünü haklı çıkaran Nijeryalı Faısal’ı hem başarısı için, hem de bu gerçekçi sözleri için ayakta alkışlama…