Televizyonları açıyoruz, haberleri dinliyoruz, tartışma programlarını izliyoruz. Tam da bundan böyle ne olursa artık şaşırmayacağız derken, iktidarın yönetim anlayışı bize öyle Nirvanalar yaşatıyor ki bir kez daha şaşırmak ne kelime donup kalıyoruz…

Söze nereden (ya da hangi birinden mi demeliydim?) başlamadan önce neler var derseniz!

Gerginlik, kutuplaşma, kısır çekişmeler ve inatlaşmanın esas alındığı bir yönetim şekli var! Temel kurumları yıpranan, hırpalanan, zedelenen bir yönetim anlayışı var! Gerginliğe, açlığa- yoksulluğa, işsizliğe, ümitsizliğe mahkûm edilen insanlar var! Sosyal krizler, belirsizlikler, kimlik ve değer aşınmaları, arayışlar arasında bunalan gençler var! İş kuyruklarında ömür tüketen 8 milyon işsiz var!

Özetle ve altını çizerek söylemek gerekirse yüreğimizi ağzımıza getirenler var. Mutfakta önlenemeyen kriz, masa üstünde ödenmemiş faturalar, tavan yapan işsizlik, pazarda boş fileler, bomboş çekilen pazar arabaları, kadın cinayetleri, çocuk tacizleri, hayvan katliamları, resmi gazeteye yansıyan ve ağız uçuklatan kararlar var.

Ne yok derseniz fikri bütünlük yok, derinlikli bir politika yok, ülkeyi düşünen yok, gençliğini düşünen hiç yok! Toplumsal fayda yerine, siyasi çıkarı düşünen çok çok…

Fay hatları çoktan kırılmış ülkede başkaca neler var derseniz? Arayış var, tıkanma ve çıkışsızlık var. Sadakatin liyakati ezdiği bir dönem var. Siyasi aidiyetlerin öne çıktığı ideolojik kabullerin kapı açtığı, Karadeniz Teknik Üniversitesi rektörünün yaptığı gibi aile boyu yönetilen okullar var. Toplumsal öfkenin tavan yaptığı bir süreç var. Payına sadece gözyaşı düşenler var.

Bitmedi biter mi? Ağır faturalar ödeten Suriye tablosu var. Devlet geleneği güçlü, tarihsel birikimi sağlam, diplomatik hafızası derin, kültürel, bilimsel, sanatsal, sportif alt yapısı gelişmiş, yetişmiş insan gücü zengin, ekonomik büyüklüğüyle dikkat çeken ve öne çıkan devletlerle gelinen yer ve korkutan yarınlar var.

Atandığı koltukta parlak fikirleriyle (zihni sinir projeleriyle mi demeliydim?) dikkat çeken ulaştırma bakanının birbirinden ilginç öngörüleri var. 15 milyarla, 75 milyar arasında maliyeti olacağı söylenen Kanal İstanbul’dan 50 bin gemi geçecek, her birinden 100 bin dolar geçiş ücreti alınacak, devletin kasasına yılda 5 milyar dolar girecek diye hayal kuran romantik bir bakan var!

Siz bakanın yeğenini karşı kıyıya daha hızlı geçirecek olan ve ayağı bu kadar yere basan(!) hesaba kitaba bakar mısınız? Bence bakanı bizi kıskanan Avrupa transfer eder ve bize bırakmaz.  Bizde ardından baka kalırız. Dediydi dersiniz?

Başka neler var derseniz! Hangisiyle devam etmeli ki?

TÜİK açıkladı! 2019 yılında ülkemizde 3 bin 161 kişi canına kıymış. Yılda ortalama 3 bin kişi intihar ediyormuş. Son 17 yılda çeşitli nedenlerle canına kıyanların sayısı 40 bin civarında imiş. Geçim zorluğu ve ödenemeyen borçlar nedeniyle intihar edenlerin sayısı 4 bin 817’ye ulaşmış,  aralarında 12 de öğretmen varmış. İşsiz kalmanın, borç ödeyememenin, yoksulluğun, gelen hacizlerin, çaresizliğin fotoğrafına ve ülkemizin toplumsal iklimine bakar mısınız? Bu tabloya tek kelime ile korkunç iki kelime ile facia denir!

Biz yangından mal kaçırır gibi sarayla, kanalla, bahçeyle vakit geçirirken, kamplaşma ve gerilimi artırırken; kendine özgü enerjisi olan ve kolay kolay pes etmeyen insanımız kendi eliyle yaşamını sonlandırıyorsa! Bu ülkeyi yönetenlerin acilen çözüm bulması gerekir.

Yazıya noktayı ülkemizden acı bir gerçekle koyarsak! Doktor, Bodrum’daki evinde su sızdıran boruyu görünce hemen bir tesisatçı çağırır. Tesisatçı gelir, boruyu değiştirir. “Tamam, efendim” der, “borcunuz bin lira!” “Nee diye bağırır” doktor. “Ben doktorken bile bu kadar para kazanamıyorum. İnsaf yahu!”

Tesisatçının cevabı çok düşündürücüdür; “Doktorken ben de kazanamıyordum!”

Yorumsuz